Neruda-(2016)
Yönetmen: Pablo Larrain.
Oyuncular: Gael Garcia Bernal, Luis Gnecco, Mercedes Moran, Alfredo Castro.
Bir yönetmeni ve eserlerini, kamusal kimliği ve sınıfsal-ailevi aidiyeti üzerinden, psikolojik çıkarsamalar da yaparak değerlendirmek, içinde –kişiselleştirmeden ayrımcılığa kadar uzanabilecek– pek çok riski barındırır. Esasında, Larraín’in çektiği iki ‘biyografik film’ de bu çetrefil sahada konuşlanıyor, bu sahanın risk ve potansiyelleri üzerine bir şeyler söylüyorlar. Yüzde otuzu arşiv görüntülerinden oluşan “No” kadar ileri gitmese de, “Jackie”’de Jackie Kennedy’nin kamusal imajını şekillendiren TV programlarının yeniden canlandırmaları ve araya giren belgesel görüntüleri önemli bir yer kaplıyor. Kamuya gösterdikleri ile kendine sakladıkları arasında kalmış müphem bir Jackie Kennedy portresi yaratmayı hedefliyor Larraín.
Neruda ise, ‘kurmaca içinde kurmaca’ yapısı ve hikâyenin ‘yazarı’na karşı uyandırdığı kuşkuyla Borges esinli bir dedektiflik filmi duygusuna sahip. Pablo Neruda’yı yakalamakla görevlendirilmiş dedektif Óscar Peluchonneau, kendi düş dünyasında ünlü şaire karşı hayranlık ile nefret duyguları arasında salınıyor ve anti-komünist jargonuyla hikâyenin anlatıcısı ve hatta bir nevi yazarı olarak karşımıza çıkıyor. Ama kendi iradesi olmayan, üstleri tarafından yönlendirilen, onların sözleriyle konuşan, “ABD başkanı, ülkemizdeki komünistleri öldürmemizi emrettiğinde evcilleştirilmiş maymun gibi itaat ediyorum” diyen bir polis, bu hikâyenin ya da herhangi bir hikâyenin ‘yazarı’ olabilir mi? Neruda, hakkında çıkarılan yakalama emrinin ardından ortalıktan kaybolduğu o iki yıllık süreçte, iktidar figürlerini parmaklarının ucunda oynatanın Pablo Neruda olduğunu ima eden, dolayısıyla bu hikâyenin yazarının da Neruda olduğunu söyleyen bir film.
Bir sahnede, senato başkanı komünistleri “iktidar ihtirasına sahip olmakla” suçladığında, “Bunun nesi yanlış? Sıra bizde” diye yanıt veren Neruda’nın yazma ve yazıyla etkileme üzerinden ‘gücü’ elinde tuttuğu bir fantezi inşa ediyor film. Larraín, bir Şilili olarak, “O bizim suyumuzda. O her yerde” dediği Neruda’ya tanrısal bir rol atfediyor.
Tıpkı “No”’da olduğu gibi, toplama kamplarına götürülen devrimci ve sendikacıların, tutuklanan diğer milletvekillerinin, bu absürt ama şanlı kahramanlık fantezisinin gölgesinde bırakıldığını söylemek mümkün. Ama filmin El Club’ı (2015) da yazan Guillermo Calderón’un imzasını taşıyan senaryosunun, bu gibi itirazları bertaraf edecek boyutları da var. Bir sahnede, on dört yaşından beri parti için çalıştığını söyleyen körkütük sarhoş bir kadın kendisinin ayaktakımı, Neruda’nın ise özel koruma altındaki bir senatör olduğunu ima ederek şiirlerindeki hamasetle dalga geçiyor. Ardından da şu can alıcı soruyu yöneltiyor şaire: “Komünizm geldiğinde –Neruda’yı işaret ederek– ona mı eşit olacağız, yoksa bana mı? On bir yaşından beri burjuvazinin kıçını temizleyen bana mı?”
Neruda’nın bu soruya “bana eşit olacağız, yatakta yemek yeyip mutfakta zina yapacağız” diye ironik bir cevap vermesi, filmin bir yandan onu ezilen kitlelerin şairi olarak yüceltirken diğer yandan da nahoş olarak görülebilecek özelliklerini, deyim yerindeyse sefa düşkünlüğünü resmin dışında bırakmama tavrının da bir göstergesi.
Larraín, Neruda’yı en acımasızca kötüleyenin yine Neruda’nın kendisi olduğunu, onun gücünün biraz da burada olduğunu söylüyor: “Kendi içinizdeki iyi ve kötü karakterin tek bir karakter olduğunu keşfederseniz, işte o zaman bir yere varırsınız, Neruda bunu anlamıştı.”
Peki Pablo Neruda aynı zamanda Óscar Peluchonneau ise, Pablo Larraín de aynı zamanda René Saavedra mı? No’nun finalinde, René’nin zaferi kutlayan kalabalıklar içindeki yalnızlığı ve yüzündeki karmaşık hüzün ifadesi yeterince ipucu veriyor. René örgütlü solun içinde olmamakla birlikte aklı sola çalışan; halkla ilişkiler, bilişim, medya, sinema ve reklamcılık gibi alanlardaki tecrübesini, yeri geldiğinde kritik bir seçim kampanyasında ya da bir halk ayaklanması sırasında kullanarak hayatına bir anlam katmak için yanıp tutuşan ama radikallikle, sokak direnişiyle dertli bir ilişkisi olan, bir gün sonra aynı işe geri döneceğini bilen beyaz yakalılar için bu kadar büyük bir referans noktası hâline getiren de bu ideolojik-duygusal karmaşayı yakalaması.



