Savaş Üstüne Savaş- One Battle After Another-2025
Yönetmen: Paul Thomas Anderson.
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Benicio del Toro, Sean Penn, Teyena Taylor.
Son 20 yılın en iyi yönetmenleri arasında çok takdir ettiğim Paul Thomas Anderson, son filmi “Savaş Üstüne Savaş-One Battle After Another” ile 98. Oscar Ödüllerinde En İyi Yönetmen ve En İyi Film başta olmak üzere toplamda 6 ödülle onurlandırıldı. Kaotik devrimci yıllara göndermelerle dolu, komedi/aksiyon/dram arası seyreden bir yapım ”Savaş Üstüne Savaş”.
Bu kez sinematografisinin başyapıtı olabilecek “Kan Dökülecek-There Will Be Blood”(2009) kadar sert kapitalizm eleştirisi yapmıyor veya bir tarikat hiyerarşisi içindeki, efendi-köle ilişkisini işleyen “Usta ve Mürit-The Master”(2012) kadar psikolojik ağırlıkta değil. Farklı bir kafası var, Trump yönetiminin ırkçı, otokratik uygulamalarına hiciv yönü güçlü, kaotik, beyaz Amerika’yı olabildiğince karikatürize eden kısaca “Anderson yaparsa böyle yapar” diyebileceğimiz, dalgasını geçtiği bir film.
Amerika’nın bugün ihtiyacı olan içten bir karşı duruşu anlatması bilhassa eleştirmenlerce ve entelektüel kesim tarafından çok beğenildi.
Amerikalı yazar Thomas Pynchon’ın 1990’da yayınlanan Vineland romanından esinlenen uyarlamada, öykü bir baba–kız hikâyesi etrafında şekilleniyor. Reagan’ın ikinci kez seçildiği 1984’de başlayan olayları bugüne bağlıyor ve geçmişin devrimci ruhunu yaşayan ve yaşatmaya çabalayan karakterler üzerinden yürüyor.
60’lı yıllarda Nixon’ın muhafazakar yönetimine karşı başlattıkları silahlı, bombalı, soygunlu eylemlerle adını duyuran kurmaca French 75 adlı örgütün bugününe odaklanıyor.
Anderson çok sevdiği bu romanı, uzun bir hazırlık dönemi sonrası, muhteşem bir oyuncu kadrosuyla perdeye aktarmış. Kesin bir dönem belirtmiyor, yıllar belirsiz, olaylar dün ve bugün arasında değişiyor olsa da, bugünün politik iradesine karşı duruş olduğu açıkça ortada.
Filmin ilk yarısında Anderson, French 75 adlı hayali örgütün geçmişteki eylemlerini anlatır. Banka soygunları, kolluk kuvvetlerine karşı direniş eylemleriyle sınırların olmadığı anti emperyalist bir devrimi hedeflerler. Filmin hemen başında, Meksika’dan ABD’ye geçerken yakalanan kaçak göçmenleri serbest bıraktıkları silahlı eylem sırasında örgütün öne çıkan karakterleriyle tanışıyoruz.
Üç karakter ilk planda öne çıkıyor, Perfidia Beverly Hills (Teyana Taylor), isyankâr, öfkeli, yolundan sapmaz çılgın bir devrimci olarak gözüküyor. “Varoş” Pat Colhoun (Leonardo DiCaprio) görünürde sakin, ürkek olsa da, zaman içinde onun da en az Perfidia kadar çılgın ve saplantılı karakter olduğu anlaşılıyor. Üçüncü karakter ise baskın sırasında Perfidia’nın karşısına çıkan, Amerikan ordusu subayı Steven Lockjaw (Sean Penn). Sıradan bir asker, özelliksiz ve hatta aptal gibi… Fakat ikinci yarıda, belirlediği hedefleriyle hikâye örgüsünü belirleyen karakter haline geliyor. Sağcı cenahın tipik cahil “Redneck” tiplemesi.
Perfidia’nın eylemler sırasında yaşadığı, adrenalin boşalması libidosunu yükseltir, sevişme arzusu yaratır. Lockjaw ile olan seks ilişkisi bu karakteri hikayede önemli bir figüre dönüştürüyor. Örgütün eylemleri Marksist yazar, çizer takımının solculuk olarak tanımladığı siyasi hareketin bire bir kopyası. Kitleden kopuk, rejime karşı kişisel eylemlerle tatmin yaşayan ve sonunda harcanan maceraperest karakterler. 70’li yıllarda bizim topraklarda da çok gözüken ve çok gencin kaybına erken yol açan bir yakın geçmişi anımsatıyor. Kısaca sol devrimci geçinen tiplerle de dalgasını geçiyor.
Film ikinci yarıda başka bir yapıya geçiş yapıyor. Perfidia’nın ortadan kaybolmasıyla ana karaktere dönüşen kızı Willa (Chase Infiniti oluyor. Willa’nin peşine düşen Lockjaw ve onu kurtarmaya çalışan Pat arasındaki mücadeleye dahil olan Sergio (Benicio Del Toro) temposu düşmeyen bir aksiyon yaratıyorlar. Coen Kardeşlerin başyapıtı “Big Lebowski”’deki Jeff Bridges’in canlandırdığı kafası hep iyi Dude karakterini anımsatan bir performans gösteren Leonardo DiCaprio ikinci yarıya damgasını vuruyor. Modası geçmiş bir devrimci olarak TV’de başkaldırının başyapıtı “Cezayir Savaşı”’nı seyretmesi, haberleşme şifrelerini unutması, sırtındaki çizgili bornozuyla, düşmesiyle kalkmasıyla komedinin dibine vuruyor. Emsalsiz bir Benicio Del Toro ise yine oynamıyor karakteri oluyor. Sean Penn ise kariyerinin en karikatür tiplemesine hayat veriyor.
Genelde psikolojik yaklaşımı ön plana alan Anderson bu kez en yüksek bütçeli filminde, görsel anlatımı ve hızlı kurgusuyla şaşırtıyor. İlk bölümde filmin içine girmekte zorluyor seyirciyi, arka arkaya sıralanan olaylarda, karakter bolluğu, komedi ve aksiyon arası geçişler kafa karıştırıyor.
İkinci bölümde anlatım komedi aksiyon rayına oturuyor ve en keyifli anları ortaya çıkıyor. Aksiyon sahnelerinde Anderson kaos ve kargaşayı şova dönüştürmeden yansıtıyor. Bilhassa araba takip sahnelerinde verdiği “roller coaster” hissiyatı olağanüstü. Görüntü yönetmeni Michael Baumann’ın kullandığı 35 mm Vista/Vision geniş ekran görüntüleri çok etkileyici. 50’lerde Paramount tarafından geliştirilmiş Özel bir çekim tekniği, yatay düzlemde çekilerek, yüksek çözünürlükte bir görüntü elde ediliyor.
Müzik asla susmuyor, metronom gibi ritmik bir eşlikçiye dönüşüyor. Radiohead grubundan Jonny Greenwood’la çalışmayı seven Anderson, bir kez daha sıra dışı bir soundtrack ile sahnelere metronom ritmi veriyor.
Trump ve Antifa’yı hedef alan bunu da başka bir Amerika hikayesi üzerinden anlatan Anderson özgünlüğünü hak ettiği bir Oscar ile taçlandırdı.



