Geçtiğimiz günlerde bir mekanda arkadaşlar ile sinema üzerine konuşuyorduk. Masamıza utangaç tavırlı on altı, on yedi yaşlarında genç bir adam yaklaştı. Kendisini tanıttı ve ileride film yönetmeni olmayı istediğini söyledi. Konuşmalarımıza kulak misafiri olduğunu, bahsettiğimiz Fellini, Kubrick, Coppola gibi yönetmen isimlerinden yola çıkarak, hangi filmleri seyretmesi gerektiğini sordu. O gün, yeni nesilden birçok gencin nitelikli sinema seyretmeye nereden, hangi filmlerle başlayacağını bilmediğini düşündüm ve kısa bir liste yaptım.
Yeni nesil sıkılmasın düşüncesiyle, 1960’lı yıllar ve sonrasında çevrilmiş, türlerine, sinema diline yeni bir soluk getirmiş filmler olmasına özen gösterdim.
F.F.Coppola “Konuşma-The Conversation” da Watergate sonrası yayılan dinleme ve izleme paranoyasının insan yaşamlarına olan dramatik etkisini gösteriyordu. Bugünü o yıllardan ön gören daha sosyal medyanın ‘s’i yokken birilerinin, birilerini izlemesi işlenmişti. O günler için fantastik sayılabilecek bir düşüncenin günümüzdeki temsili oldukça sıradan…
“Cinayeti Gördüm- Blow Up” gerçeğin değişkenliğini ve yanıltıcılığını tesadüfen çekilmiş bir cinayet fotoğrafı üzerinden tartışıyordu. Dönemin kültürel ve sosyal yapısını yansıtan post modern bir Antonioni başyapıtı.
Roman Polanski “Çin Mahallesi-Chinatown” ile artık öldü denilen “film noir” türüne yeni bir soluk getirdi. Atmosferi ve öykünün gizemini ustaca harmanlar.
“Atları da Vururlar” aynı mekan içinde dönüp duran insanların trajedileri, kapitalizmin çirkin yüzüne tutulan ayna oldu. Acımasız sistemi makro ölçekte yansıtır.
Şiddetin estetiği üst başlığını Sam Peckinpah ”Vahşi Belde-Wild Bunch”de, Stanley Kubrick “Otomatik Portakal-Clockwork Orange” filmleri için kullanabiliriz. Her ikisi de farklı türlerde daha önce yapılmamış bir “vahşi estetik” yaratırlar.
Çocukluk anılarını Federico Fellini “Amarcord”’la düşsel bir yolculuğa çıkarır, neşeli ve absürd bir dünya sunar.
Bergman “Fanny ve Alexander”’da kendi çocukluğundan yola çıkarak din baskısının ve otoriter yetişmenin travmalarını anlattı. Kutsal aile çerçevesinin yapaylığını sadece güven verirmiş!” gibi olduğunu ima eder.
“Bonnie and Clyde” nefes nefese akan bir gangster filmi değildir. 60’lar ruhunun başkaldırısıdır. Aykırı Hollywood’un önemli bir örneğidir.
“Kıyamet-Apocalypse Now” eşsiz bir savaş operasıdır. Sinematografisi hafızalardan silinmeyecek anlar içerir. Marlon Brando’nun finalde mabedin karanlığı içinden yüzünün gözüktüğü o büyülü an, sinema tarihinin alameti farikalarındandır.
“Geriye Bakma-Don’t Look Back” psikolojik gerilimi baştan sona gizemli bir Venedik atmosferiyle harmanlar. Kentin persona olduğu bir sinema örneğidir.
Scorsese başyapıtı “Taxi Driver”’da toplum dışı kalmış, yalnız bir savaş gazisinin ahlaki inanışlarına sığınarak yaptığı bir katliamı anlatır. Scorsese sorar: “ahlak adına öldürüldüğünde toplumsal bir kabulleniş mi olur?
“Blade Runner” Ridley Scott dehasının ince bir ürünüdür. Detektif filmlerinin kirli atmosferini bilim kurguyla harmanlar. Bilim kurgu ve retro türünün bir öncüsüdür.
“Leopar” bu sıralamada gençlerden en çok sabır talep eden örnek olabilir. Uzun diyaloglar, sekanslar çökmekte olan aristokrasi ve yükselmekte olan lümpenlik arasındaki üzücü değişimi bugüne ayna tutacak bir şekilde görkemle işler.
- KONUŞMA- THE CONVERSATION (1974)-FRANCIS FORD COPPOLA
- CİNAYETİ GÖRDÜM – BLOW UP (1966)-MICHALENGELO ANTONIONI
- ÇİN MAHALLESİ-CHINATOWN (1974)-ROMAN POLANSKI
- ATLARI DA VURURLAR –THEY SHOOT HORSES, DON’T THEY? (1969)-SİDNEY POLLACK
- VAHŞİ BELDE –WILD BUNCH (1969)-SAM PECKINPACH
- BONNIE VE CLYDE (1967)-ARTHUR PENN
- BÜTÜN O CAZ-ALL THAT JAZZ (1979)-BOB FOSSE
- AMARCORD (1979)-FEDERICO FELLINI
- GERİYE BAKMA-DON’T LOOK BACK (1973)- NICHOLAS ROEG
- OTOMATİK PORTAKAL –CLOCKWORK ORANGE (1974)-STANLEY KUBRICK
- TAKSİ ŞOFÖRÜ-TAXI DRIVER (1976)-MARTIN SCORSESE
- BIÇAK SIRTI-BLADE RUNNER (1982)-RIDLEY SCOTT
- FANNY VE ALEXANDER (1982)-INGMAR BERGMAN
- KIYAMET-APOCALYPSE NOW (1979)-FRANCIS FORD COPPOLA
- LEOPAR –IL GATTOPARDO (1963)-LUCHINO VISCONTI



