Yaratıcılığın kapitalizmle sınavı

Oscar Ödüllü Filmler
The Brutalist-2024
Yönetmen: Brady Corbet.
Oyuncular: Adrain Brady, Felicita Jones, Guy Pearce, Raffey Cassidy,
 

10 dalda Oscar adaylığı alan “The Brutalist”, 1947’de başlayıp 1980’e uzanan eziyet dolu bir yaşamı, 3 saat 35 dakika boyunca sıkmadan, tekrara düşmeden, yıllara paylaştırılmış 3 bölüm halinde, anlatan etkileyici epik bir yapım. Öncelikle böylesine romanesk bir öyküyü, farklı duraklara uğrayarak, mimari bir idealin çatısı altında, ustaca toparlayabilmek salt bir yönetmenlik başarısı. Brady Corbet, göçmenlik, mimarinin matematiği ve tutkusu, kapitalizmin kirli yüzü, Yahudilik, ötekileştirmek, uyuşturucu bağımlılığı, kıskançlık ve dayanışmayı kişisel hikayelerle içinde harmanlamış, destansı bir anlatım sunuyor.

 

En başta filmin farklı anlayışlara yol açan adına değinmek istiyorum. The Brutalist binalarda kullanılan ve Fransızcadan gelen, dayanıklı “béton brule” adlı, ham betonun tanımlaması. Filmde karşılaştığımız Bauhaus mimarisinin ana maddesi. Esasında bana ruhsuz gelen, ön cephesi dümdüz gri ve beyaz renkte binalar bunlar. Savaş sonrası ekonomiye uygun, sağlam binalar.

Almanya’da filizlenen Bauhaus ekolünün kurucusu Walter Gropius fonksiyonel, kalıcı, ucuz yapıların sanat ve zanaatı birleştirmesini ön görmüştü. Mimarın zihninde ressamlığı, heykeltraşlığı ve zanaatı birleştirmesini isterdi. Filmin ana karakteri Macaristan Yahudisi, Laszlo Toht’da bu okuldan mezun olmuş ve yönetmenin de belirttiği gibi gerçek yaşamda Marcel Breuer’den ilham alınmış bir karakter.

 

Alman toplama kampından çıkabilen şanslı kişilerden olan Toth (Adrian Brody) gemiyle Amerika’ya kuzeni Attila’nın (Alessandro Nivola) yanına göç eder. Daha ilk karelerden karşımıza çıkan tepe taklak Özgürlük Anıtı buradaki özgürlük yalanını vurgular gibidir.

 

Karısı Erszebeth (Felicia Jones) ve yetim yeğeni Zsofia’nın (Raffey Cassidy) Avrupa’dan çıkış evrakları yoktur, beklemek zorundadırlar. Pennsilvanya’da kuzeninin mobilya mağazasında çalışmaya ve yaşamaya başlar. Hayatının dönüm noktası yörenin zengini Harrison Lee Van Buren’le (Guy Pearce) tanışması olur. Tartışmalı bir tanışma sonrası Buren onu önce küçümser. sonra Avrupa’daki mimari başarılarını anlatan gazete küpürleriyle gelir. Onun yeteneğine ve entelektüel kimliğine saygı duyduğunu söyler. Yakın çevresine davet eder. Ondan annesinin adını taşıyan devasa bir kültür kompleksi inşa etmesini ister. “Parası önemli değil” der, bu iş sayesinde karısı ve yeğeninin Amerika’ya gelmesi mümkün olacaktır. Lazslo Toht tüm bilgi birikimini kağıda dökerek devasa bir proje çizer. Her şey fonksiyonel ve sağlamdır.

 

Bu iş birliği Buren’in ırkçı ve çıkarcı oğlu Harry’nin (Joe Alwyn) işlere karışmasıyla tedirgin bir havada yola çıkar. Toth’un hayallerini inşa etmek istemesi ve bundan hiçbir şekilde ödün vermek niyetinde olmaması, Buren’in kafasını karıştırmaya başlar. Buren’in anlattığı gibi sanatsever, yaratıcılık hayranı bir insan olmadığı zamanla ortaya çıkmaya başlar. Esasında acımasız, sapkın ruhlu bir zengindir.

Karısının yanına gelmesi Lazslo’nun hayatını değiştirse de inşaat takıntısı ilişkilerini zedelemeye başlamıştır. Üstüne üstlük Laszlo’nun uyuşturucu bağımlılığı zorda kaldığında tutunduğu, zayıf bir daldır. 

 

Yönetmen Brady Corbet ve senarist eşi Mona Fastvold esasında Büyük Amerikan Romanı tarzı detaylı bir senaryo kaleme almışlar. Yaratıcılığın ve kişisel ihtirasının kölesi bir adamın kapitalizmle olan mücadelesini anlatırken, Amerikan rüyasının karanlık ve çürümüş yanını da ortaya koyuyor. Buna  kapitalizmin çıkarcılığı, insan tanımaz kötülüğü demek  yeterli. 

Filmin en etkileyici yönlerinden birisi değişik kamera açıları ve Vistavision tekniğiyle 70 mm olarak çekilmiş olması. İngiliz görüntü yönetmeni Lol Crawley en son İngiliz Görüntü Yönetmenliği Derneği ödülünü kazanırken, bu teknikle dikey yerine yatay çekim yaparak daha geniş görüş alanı sağladığını söyledi. Bu şekilde farklı görüntü kaliteleriyle TV ekranlarına karşı rekabet edilebilir görüşündeyim. Bu görüntü tekniği örneğin Hitchcock’un “Vertigo” ve “To Catch a Thief”’de kullanılmış. Lucas’ın çektiği “Star Wars” serisinde de çok tercih edilmiş. Sadece bu nedenle bile kesinlikle sinemada seyredilmesi gereken bir film.

Müzik görsellikle birlikte hareket ediyor, senkron ve anlamlı.     İnşaatın müzikal uğultusu, piyanoda çekiç benzeri bir ritimle elde edilmiş.  Endüstrinin çalkantılı, kaotik sesi ara sıra saat tıkırtısıyla, yağmur sesiyle eşleşiyor. 

 

Müzisyen Daniel Blumberg, son yirmi yıldır çeşitli gruplarda ve solo sanatçı olarak albümler kaydeden özelliği ham duygu ve ses deneyleri olan, Londra’dan 34 yaşında şarkıcı ve çok enstrümanlı sanatçı. 10 yıl önce, eski aktör Corbet’nin ilk yönetmenlik denemesi olan “The Childhood of a Leader” üzerinde çalışırken tanışmışlar. Anında anlaşmışlar. Blumberg her yeni albümü bitirdiğinde bunu Corbet ile tartışırmış.

 

Oyunculuklar tek kelimeyle kusursuz. Adrien Brody, 94’de Oscar kazandığı “The Pianist”’in de üzerine koyduğu bir performans sergiliyor. 2025’de Oscar’ı bir kez daha kazanması asla sürpriz olmadı. Keza karşı kutupta Guy Pearce sosyal çevresinde, iyi gözükmeye çalışan çatışmalı karakterinde de çok iyi. Felicity Jones fazla süre almasa da derinliği mükemmel yakalamış. 

 

Yıllara yayılan epik bir öykü ve mükemmel oyunculuklar. 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *