Liderlik ve erkeklik miti üzerine destansı bir anlatım:Apocalypse Now

  • Home
  • Klasikler
  • Liderlik ve erkeklik miti üzerine destansı bir anlatım:Apocalypse Now
Klasikler

Francis Ford Coppola, ‘Amerikan Sineması’nın Babası’ olarak kabul gören ve hemen her filmini modern klasikler arasına sokmayı başarmış bir sinema ustası. 1960’larda girdiği sinema dünyasına; Baba (The Godfather) serisinden Kıyamet (Apocalypse Now)’e, Konuşma(The Conversation)’dan Siyam Balığı (Rumble Fish)’na ve hatta Drakula (Dracula)’ya dek birbirinden başarılı modern ve kültleşmiş klasikler kazandırmış bir yönetmen.  Ama onun pirliği “auteur” bir kumaştan değil; çünkü “auteur” bir yönetmenin sahip olduğu vasıfların birçoğuna sahip değil Coppola.  Coppola’nın ‘pirliği’; sinemanın imkanlarını ve tekniklerini statükonun çıkarları doğrultusunda kullanabilmeyi başarabilmiş olmasında. ‘Aşığı’ olduğumuz hemen her filminin alt metnine saklanmış gizli ve muhafazakar söylem; Reagan sonrası ateşlenen Amerikan Yeni Sağ politikalarının da ete kemiğe büründürülmüş biçimi. Fakat Coppola bu eril ve muhafazakar söylem dilini filmlerinin içerisine yedirmeyi o kadar iyi başarıyor ki; şahsen ben, onu bu yüzden bir ‘sinema piri’, sinemanın içine sızmış bir ajan olarak görmeyi yeğliyorum.

Tıpkı müdahilleri; George Lucas, Brian De Palma, Paul Schrader ve Steven Spielberg gibi…

Kıyamet – Apocalypse Now filminin yapım süreci notlarından ve dönemin siyasi atmosferinden bahsetmek gerekir. Yapım aşamasında çıkan birçok sorundan dolayı aşılan bütçe Coppola’yı iflasa sürüklemişti ama Kıyamet, en iyi ses ve görüntü kategorilerinde Oscar’ın sahibi olmayı başardı. 1979 Cannes Film Festivali’nde daha tam bitmemiş haliyle Altın Palmiye’yi de kucaklayarak, Coppola’nın saygınlığını entelektüel camiada da pekiştirdi. Francis Ford Coppola’yı iflasın eşiğine getiren Kıyamet, Vietnam Savaşı üzerine çekilmiş en önemli başyapıtlardan biri olarak kabul edilir. Fakat filmin senaristi John Milius ve yönetmen Coppola’nın derdi Vietnam Savaşı’nda yaşananları ortaya koymak değil; savaşın insanın içindeki karanlık tarafı ne denli yansıttığını gün yüzüne çıkartmaktır. Bu nedenle sinema eleştirmenlerinin çoğu Kıyamet’i; insanoğlunun karanlık tarafına ve karanlığın kalbine doğru yapılmış bir yolculuk filmi olarak görmeyi tercih ederler. (Hatta bazı eleştirmenler Kıyamet’i varoluşçu bir içsel yolculuk filmi olarak kabul eder.) Kıyamet, İngiliz Edebiyatı’nın klasik metinlerinden biri olan,Joseph Conrad’ın romanı Karanlığın Yüreği (Heart of Darkness)’nin özgün bir uyarlamasıdır. Karanlığın Yüreği’ni sinemaya uyarlamaya kalkışan Milius ve Coppola ikilisi orijinal hikayeyi 19. yüzyılın Kongo’sundan, 20. yüzyılın Vietnam’ına taşırlar.

AMERİKA VE YİTİRİLEN EMPERYALİST GURUR

Bu Vietnam meselesi, Amerikan Sineması için niye bu kadar değerlidir? Vietnam’da yaşanan büyük yenilgiyle birlikte Amerikan emperyalizmine indirilen sert darbe, savaş sonrası ABD’nin ekonomik ve siyasi arenada yeni bir politikaya girişeceğinin de habercisi olmuştur.  Öyle ki, Kıyamet filminin ortaya çıktığı 1979 yılı Amerikan kültürünün önemli bir dönüm noktasına işaret eder. Ronald Reagan’ın Amerikan siyasetinin başına geçtiği 1980’li yıllar, Yeni Muhafazakar Sağ’ın Amerikan siyasetinde itici güç olmaya başlaması ve militarizmin yeniden doğuşuyla kesişecektir. ABD’nin tarihindeki ilk askeri yenilgisi ulusalcı onur duygusunda da büyük bir yara açar. Liberal politikaların düşüşe geçmesiyle birlikte sağcı bir akımın etkisine girmeye başlayan Amerikan politik yaşamında artık kurtarıcı otoriter figürlere ihtiyacı vardır. Bu sebeple; yeni militarist düşüncenin kurtarıcı kahraman rolleri devreye sokulmalı ve böylece, kaybedilen özgüven duygusu geri kazanılmalıdır.

İşte, Kıyamet – Apocalypse Now filminin çıkış tarihi, tam da böyle bir ihtiyacın olduğu döneme denk düşer. Kıyamet filminde de Karanlığın Yüreği romanında da anti-emperyalist ve emperyalist ögelerin iç içe geçmiş olması dikkat çekicidir. Özellikle Kıyamet filmi, birbiri ile iç içe geçmiş ikilikler üzerine kurulmuştur.Karanlık-aydınlık, uygarlık-ilkellik, siyah-beyaz, doğu-batı gibi ikilikler film boyunca gözlerimize çarpar. Batı’nın Doğu’ya medeniyet ve özgürlük götürme söylemi tersine çevrilerek, Batı medeniyetinin de bir gün barbarlığa dönüşebileceği sinyalleri verilir; çünkü her insanın kalbinde rasyonel olanla irrasyonel olan çatışma halindedir. Kıyamet, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan ordusuna ve yöntemlerine isyan etmiş ve yoldan çıkmış Albay Kurtz (Marlon Brando)’ün, Yüzbaşı Willard (Martin Sheen) tarafından yok edilmesinin istenmesi üzerine Willard’ın yaptığı mekansal ve ruhani yolcuğu anlatır. Ama esas yolculuk; itibarını yitirmiş ve iğdiş edilmiş Amerikan militarist ve ataerkil düzenini yıkıp, yerine yeni bir eril liderlik miti getirmektir. Artık sahne sırası, muhafazakar bireyci otoriter iradenin topluma dayatılmasındadır.

WİLLARD VE HAYALİMDEKİ KURTZ

Filmin hemen başında, Saygon’da görev bekleyen ve görev gelmedikçe kendini deliliğe vuran Yüzbaşı Willard’a yeni görevini veren generallerden biri, Albay Kurtz hakkında şu değerlendirmede bulunur: “Çünkü her insanın kalbinde rasyonel olanla irrasyonel olan, iyi olanla kötü olan arasında bir çatışma vardır. Ve iyi her zaman galip gelmez. Bazen kötü taraf, Lincoln’ün ‘doğamızın iyi melekleri’ diye tarif ettiğine karşı galip gelir. Burada, insan kırılma noktasına gelir. Sen ve ben potansiyel olarak buna meyilliyiz. Walter Kurtz buna ulaşmış bulunmakta. Ve çok açık olarak o delirdi.” Kendisine verilen görevi reddeden ve kendi otoriter hükümetini kuran Kurtz, Kral ya da bir başka anlamıyla Tanrı rolüne soyunduğu için yok edilmelidir. Çünkü ortak değer olan Amerikan ulusunun idealleri ve çıkarları tehlikeye girmiştir. Bu sebeple Ayn Rand’ın muhafazakar bireyciliği yeni düzende liberal bireyciliğin karşısına dikilir. Kıyamet’in ana çatışması da işte bu iki bireyci anlayış üzerine kuruludur. Fakat, çıktığı uzun yolculuk boyunca dönüşmeye başlayan Willard, kendi gerçeğini filmin sonunda Kurtz’ü öldürürken keşfeder.

Ödipal arzuların doruk yaptığı sahnenin bize anlatmak istediği şey çok açık biçimde ortadadır: Erkek çocuk disiplinci babanın gücüne öfke duyarak başkaldırıya geçmiş ve ondan kurtulmak için kendini aynı güçle donatmayı seçmiştir. Bir nevi liberal bürokratik sınırlamaların da reddi olan bu eylem sonrası Willard’ın apaçık bir biçimde karşısında duran; aslında Kurtz’ün tacını kuşanmak için onu öldüren oğlu olduğu gerçeğidir.

Willard yol boyunca Kurtz’ü içselleştirmiş, onu merek etmiştir, bir nevi özlem duymuştur. Henüz filmin en başında Willard’ı Saygon’daki otel odasında görürüz. Francis Ford Coppola’nın bu sahne özelinde kurduğu mizansen ve film dili Willard’ın geleceğine dair güçlü ipuçları içerir. Askeri görev gelmediği için güçsüzleştiğini ve yumuşadığını dile getiren Willard kendini alkole vererek bir tür depresyon içerisine girmiştir. Bindirme kurgu sayesinde Willard’ın otel odasındaki çaresizliği üzerine gelen savaş görüntüleri fonda çalan The End parçasıyla birleşir. Saykodelik rock müziğinin efsanevi gruplarından The Doors’a ait olan parçanın sözleri Oedipus kompleksine yoğun göndermeler içermektedir. Hatta The Doors grubu, bu parçayı ilk defa söyledikleri bardan şarkı sözlerindeki yoğun müstehcenlik yüzünden kovulmuştur. Aynı sahnede otel odasının tavanındaki pervane ile paralel planlarda gösterilen helikopter pervanesi Willard’ın devinimsel geleceğinin göstergesi olmuştur. Fondaki “The End” parçasına eklemlenen Willard’ın otel odasındaki çıldırma sahneleriyle Coppola bizi; Kurtz’ü öldürerek onun yerine geçecek oğlu Willard’ın doğuşuna tanık etmiştir. “Kıyamet”’in odak noktası, Willard’ın Kurtz’ün gücü ve merhametsizliğiyle aşama aşama özdeşleşmesi ve böylece gerçek bir lider-savaşçıya dönüşmesi üzerinedir. Vietnam yaşamış ve kafayı yemiş bir asker için daha farklı bir seçenek yoktur. Kurtz bir ‘Vorbild-İdol’ olmayı başarmıştır.

SAVAŞIN/ESTETİZE EDİLMESİ/DUYGULARI ÇOŞTURMASI   Başta Willard Amerikan ordusunun Vietnem’daki düzensizliğini simgeler. Kendini otel odasına kapatmış olan Willard içki içer, ağlar. Willard’ın bu çaresizliği aslında özlemini çektiği gücün kaybedilmesinden kaynaklanmaktadır. Aynı sahnelerin üzerine gelen anlatıcı sesinde Willard, Vietnamlıların sertliği ve dayanıklılığına hayran olduğunu dile getirir. Willard çıktığı bu yolculuk boyunca savaşın çeşitli yönlerini ortaya koyan durumlarla karşılaşır: Vietkong denetimindeki bir köyün hava baskınına uğramasından -savaşın nasıl estetize edilebileceğini bu sahneden öğrenebiliriz- Playboy kızlarıyla dolu bir Birleşik Hizmet Örgütleri (USO) gösterisine, yanlışlıkla öldürülen bir köylü grubundan kuşatılmış ve lidersiz kalmış bir ABD karargahına dek. Bu topraklarda hemen herkes savaşın getirdiği psikoloji ile birlikte akıl sağlığını yitirmeye başlamış ve deliliğe vurmuştur. Zira, Yarbay Bill Kilgore (Robert Duvall)’un savaş esnasında genç erlerden sörf yapmasını istemesi ancak ve ancak deliliği özümsemiş olmasıyla açıklanabilir.   Willard’ın yol boyunca şahit olduğu tüm bu şeyler; başıbozuk bırakılmış ordu ve artık işlevsizliği ortada olan liberal bürokratik kurumlar, onu daha da öfkelendirir. Lidersiz orduya karşı yükselen öfkesi ile birleşen Kurtz’e duyduğu hayranlık; belirsizliğin yerini kesinliğin, kuşkunun yerini otoritenin almasını sağlayarak, Willard’ı, Kurtz gibi, savaşın düzensizliği üzerinde denetim kurabilecek otoriter savaşçı lider pozisyonuna sokar. Aslında filmin vurguladığı da, bu tür otoriter liderlerin gerekliliğidir. Aydınlık ve karanlık vurgusuyla ön plana çıkarılan insan ve birey düşüncesi Willard’ın Kurtz’ü öldürdüğü sahnede tamamıyla gün yüzüne çıkar. Willard’ın elinde bir palayla –ilkel bir savaşçı silahı olarak da düşünebilirsiniz- Kurtz’ü öldürdüğü bu sahnede Willard’ın yüzünün yarısı ışıkta, yarısı karanlıkta resmedilmiştir. Film boyunca birçok sahnede karşılaştığımız bu ışık oyunuyla Coppola, insanlığın iki yüzünü Willard’da birleştirerek; akılcı, aşırı bürokratik ve merhametli Batı ile, sözde akıl dışı, barbar ve ilkel Doğu’yu ayrılmaz bir bütün olarak göstermiştir. Willard’ın Kurtz’ü öldürdüğü sahneye paralel verilen yerlilerin öküz öldürme (kurban etme) sahnesi, yeni savaşçı liderin doğuşunu gözler önüne serer. Teolojik açıdan da birçok anlam taşıyan bu sahnede; Willard’ın Kurtz’ü öldürdükten sonra dışarıyı çıkıp yerlileri yeni savaşçı liderleri önünde eğilirken bulduğu an, oldukça açıklayıcı bir öneme sahiptir. Seçkin liderlik ideolojisinin doğrulanışı olarak da açıklayabileceğimiz sahnede; liberalizme ve bürokrasiye karşı, güçlü bireylerin aynı zamanda doğal birer lider oldukları teziyle desteklenen bireyci başkaldırı vurgulanır.   ERİL LİDERLİK VE FAŞİZAN ALT METİN   Willard ve Kurtz özünde aynı kişilerdir, dünyaya aynı düşünce çerçevesinden bakmaktadırlar; fakat Kıyamet’in alt metninin bir parçası olan homoerotik korku Willard ve Kurtz arasında su yüzüne çıkar. Filmin muhafazakar söyleminin galip gelmesi için heteroseksüel erkekliği olumlamak ve güçlü olanı hayatta kılmak gerekir; ki bu sebeple eril muhafazakarlık, oğlu temsil eden Willard’a emanet edilmiştir. Oğul Willard’ın Baba Kurtz’ü öldürdüğü sahnede yüzünde beliren narsistik haz duygusu boş yere değildir.   Yetmişli yılların sonları ve seksenli yılların başında liberalizmin neden gerilemeye başladığını ve muhafazakarlığın neden baş köşeye kurulduğunu anlamamıza yardımcı olan kahraman filmleri bu sebeple tarihsel değer taşırlar. Artık devir sağcı muhafazakar ideolojiden beslenen Coppola ve Milius –neofaşist olduğu da söylenir- gibi sinemacıların devridir. Seçkin liderlik ideolojisini sinemasal düzleme aktarmayı başardıkları için de sinema pirleri olarak kabul edilirler. Sonuç itibariyle Kıyamet filminde; kapitalizm bitmemiş, savaş eleştirilmemiş –ama eleştiriliyormuş gibi gösterilmiş- yalnızca eski düzenin artık işe yaramadığı belirtilerek aynı ideolojinin içinden çıkacak yeni bir dalın doğuşu sergilenmiştir.   Filmde, Vietkong denetimindeki köyün ünlü besteci Wagner’e ait Ride of the Valkyries müziği çalarken bombalanışı, daha sonra aynı parçanın ABD’nin Irak’a açtığı savaşta Amerikan askerleri tarafından bolca dinlenecek oluşuyla birlikte düşünülecek olursa; Kıyamet filminin esas niyeti tam anlamıyla anlaşılmış olacaktır. Wagner İkinci Dünya Savaşı sırasında da Naziler’in çok dinlediği bir besteci oldu. Kendisi olmasa da müziğiyle faşizan coşkunluk yarattı.   Son sözü ünlü teorisyenlerden Douglas Kellner’a bırakalım: “Kıyamet, savaşın yitirilmesini yeniden kazanılacak bir eril liderlik miti ile telafi eden bir Vietnam alegorisidir.”  

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *