Kontrastlar
Denis mekânları, bedenleri ve yüzleri birbiriyle kontrast hâlinde, insan ile doğa arasındaki çatışmayı, farklı ırklar arasındaki ayrışmayı ya da karakterlerin şehirle mücadelesini vurgulayacak şekilde kullanır: Beyaz İnsan’da (White Material, 2009) siyah Afrikalılar arasında (bem)beyaz bir kadın; İyi İş’te uçsuz bucaksız tuz gölünde pusulası bozulmuş tek başına bir asker; Cuma Gecesi’nde (Vendredi Soir, (2002)Paris’in trafiğinde ve hayatının önemli bir dönüm noktasında sıkışıp kalmış bir kadın.
İçimizdeki Canavar
Çocukluğunu Afrika’da ve sık sık yer değiştirerek geçiren Denis, genellikle Jean-Paul Fargeau’yla birlikte yazdığı senaryolarda yabancılık ve aidiyet konularına odaklanır. Canavarlaştırılan ‘öteki’nin aslında içimizde olduğuna, kötülüğün ‘ben’den ayrı değil onun parçası olduğuna işaret eder. Bu temaları bazen No Fear, No Die (S’en Fout la Mort, 1990) ve 35 Tek Rom’da olduğu gibi, Fransa’daki göçmenler ve Fransa’nın sömürgeci geçmişi üzerinden işler. Bazen de Her Gün Başka Bir Bela’da ‘vahşi’ ormanlardan gelen bir virüsün ‘uygar’ bedenleri ele geçirmesi ya da Davetsiz’de nakledilen bir kalbin uyandırdığı korkular gibi, daha metaforik bir düzeyde ele alır.
Eliptik Kurgu
“Benim için sinema montajdır” diyen Denis’nin kurgu masasında uzun zaman geçirdiği bilinir. Ancak kurguyu kronolojik bir yapı kurmak üzere ve ‘açıklayıcı’ bir şekilde değil, tam tersine boşluklar yaratacak şekilde kullanır. Marguerite Duras’ın romanlarında önemli ayrıntıları es geçmesinden etkilendiğini söyleyen Denis, eliptik kurguyla şiirsel bir akış yaratır. Bu üslubun en belirgin olduğu Davetsiz (L’intrus, 2004) hem geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman arasında, hem de karlı Alpler, kalabalık Kore sokakları, tropik Tahiti ormanları ve Louis Trebor’un zihni arasında bir rüya gibi salınır.
Diyalogsuz İletişim
Denis’nin filmlerinde karakterler konuşarak değil, bakışarak ve dokunarak anlaşırlar. İyi İş’te (Beau Travail, 1999) Çavuş Galoup’un hasedi kolunda seğiren bir damar olarak ifade bulurken, 35 Tek Rom’da baba-kız kocaman meseleleri birbirlerinin ellerini okşayarak ve sarılarak hallederler. Ancak, Denis’nin filmleri asla ‘sessiz’ değildir. Neredeyse her fırsatta müzik kullanan yönetmen, ilham kaynağı olarak gördüğü müziğin açtığı serbest alana güvendiğini söyler. Denis’nin sık sık işbirliği yaptığı Tindersticks’in tınıları, filmlerin rüyamsı atmosferine ayrı bir tekinsizlik katar.
Manzaralar, Bedenler, Yüzler
Claire Denis’nin filmlerinde kamera serbestçe salınır ama dikkatleri üzerine çekmez. Bir yandan karakterlerin dünyasını betimleyen bir yandan da onların bu dünya içinde ne kadar küçük olduklarını gösteren geniş planlar sık sık karşımıza çıkar: Çikolata’da (Chocolat, 1988) Kamerun çölleri, 35 Tek Rom’da (35 Rhums, 2008) trenle birlikte akıp giden şehir manzaraları, Her Gün Başka Bir Bela’nın (Trouble Every Day, 2001) kana bulanmış çayırları… Öte yandan, neredeyse tüm filmlerinde birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Agnès Godard, en uçsuz bucaksız manzaranın yüzler ve bedenler olduğunu söyler. Denis ve Godard, yakın planlarla insan ruhunun derinliklerine dalarlar âdeta. Yönetmenlik tarzını “duyusal” olarak tanımlayan Denis kameranın oyuncularını sarıp sarmalamasını, yakın durmasını ister. Kamera hüküm vermek için değil yoldaşlık etmek için vardır.



