Ayrılma Kararı-Decision to Leave (2022)
Yönetmen : Park Chan-wook.
Oyuncular : Tang Wei, Hae il Park, Jung-hyun Lee, Go Kyung-pyo.
Bazı filmlerin içine girmek zordur, girdikten sonra da çıkmak zaman alır. “Ayrılma Kararı” bu türün mükemmel bir örneği. Güney Kore sinemasının nevi şahsına münhasır yönetmeni Park Chan-wook çok katmanlı anlatımları, zamansal sıçramalarıyla seyircisinden özenli bir katılım bekler. Sinematografisinin en çok ödül almış filmlerinin başında Kore usulü şiddeti şiirsel bir dille kullandığı “Old Boy” gelir. 2003’de bu filmle Cannes’da Jüri Özel Ödülü kazanmıştı. 2009’da ise “Kan Arzusu-Thirst” ile yine Cannes’da Jüri Ödülü kazandı.
İlk gösterimi yine 2022 Cannes’da olan “Ayrılma Kararı” ile Altın Palmiye’yi hedeflemesine karşın en iyi yönetmen ödülüyle yetinmek zorunda kaldı. Filmleri arasında benim favorimse cüretli konusuyla Ah-ga-ssi / The Handmaiden” (2016) oldu. Öykünün çok katmanlı yapısı anlatımdaki estetiği, görselliği ve cinselliği ele alışı çok farklıydı. 30’lu yılların gotik romanındaki atmosferini yansıtan görkemli görselliği, Park Chan- Wook’un ironi yüklü anlatımı, iki kadın kahramanı arasındaki cüretli seks sahneleriyle bu filmi çok beğenmiştim.
Busan cinayet masası detektifi Hae Joon(Park Hae-il) uykusuz gecelerin adamıdır. Uykusuzluğunun nedenlerini de bilemez… Uykusuzluk patolojik midir? Yoksa gecesi gündüzü belirsiz bir işte çalıştığı için midir? Çözemediği cinayetlerin yarattığı huzursuzluk mudur? Puslu havasıyla bilinen İpo kentindeki nükleer reaktörde çalışan bilim insanı karısı Lee Jung-hyun ile, sadece hafta sonları bir araya gelir. Diğer günleri mesleğinin gereği şiddet ortamı ve cesetler arasında geçer.
Dağdan düşerek ölmüş bir adamın kaza mı, intihar mı yoksa cinayete mi kurban gittiğini araştırmaya başlar. Varlıklı bir adamdır ölen, karısı Seo-rae(Tai) ise Kore’ye göç etmiş bir Çinli’dir ve onu sorgulayarak davadaki dosyayı açar. Daha ilk sorgulamada yıldırım çarpmış gibi olur: genç kadından çok etkilenmiştir. Kocası tarafından şiddet görmüş olması diğer taraftan üzerindeki şüpheleri arttırmaktadır.
Mesleki ahlakından asla ödün vermeyen, detektiflik gibi maço çağrışımlı bir meslek için de fazlasıyla kibar bir insandır Hae-joon. Araştırmasını derinleştirdikçe kadına olan ilgisi de artar. İzlemek amacıyla geceleri evini gözetlemeye başlar. Seo-rae gündüzleri yaşlılara evde bakım yapan bir şirketin elemanı olarak çalışır. Gözetlemelerde kendisini onun yanında, evinde olduğu hayaller görmeye başlar. Mekansal sıçramaları bir nevi metaverse sinema gibidir. Kadına karşı duyduğu arzu arttıkça, araştırmanın mesleki ahlak tarafı da sekteye uğramaya başlar.
Yönetmen dokunuşu anlatıma “film noir” türü için alışılmadık derecede şiirsel ve melankolik akış veriyor. Polisiye ve melodram türlerinin zarif bir harmanı. Lineer akış, hayallerde yaşanan anlar, telefona kaydedilen resim ve kayıtlar ile karışıyor. Detektif Hae-Joon’un zihninden izlediğimiz anlarda, olayların lineer kırılmaya uğraması sıklıkla karşımıza geliyor. Bir anda aklımız karışıyor. Bir süre sonra bağlantıyı kuruyoruz. Telefon kayıtları, göze damlatılan damla, ayna yansımaları, röntgen filmleri anlamı bütünleyen önemli parçalar. Karakter portreleri de arkaik polisiyenin çok dışında seyrediyor. Detektif klişesinin sert, maço mizacı yerine kibar ve duygusal bir Hae-joon var. Polisiyelerin baştan çıkaran, suçlu narsist “femme fatale” kadın karakteri oldukça sıradan. Klasik “femme fatale” ortaya çıktığında seksapeliyle hem detektifi hem de seyirciyi hayran bırakır.
Kurumuş göz bebeklerine damlatılan her damla Hae-jun’un bakışını netleştirirken, filmin her yanından fışkıran şüphecilik, bilinmezlik içinde gerçeği görmesine yardımcı olmak istiyor.
Filmin en çok kullandığı telefon ekranları veya mekânsal sıçramalar günümüz teknolojisinin insan yaşamındaki bu günkü ve gelecekteki yerine işaret ediyor. İmge içinde imge, çerçeve içinde çerçeve hepsi zamansal bir gecikmeyle korkutucu bir biçimde yaşamı etkiliyor. Sonuçta elimizde kandırılan bir detektifle, öldüren bir kadın arasında yaşanamamış, dönüştürülememiş, zamansal gecikmelere mahkum bir aşk kalıyor. Gerçekleri kaydeden, yüzleştiren, kanıtları gösteren telefon için birkaç kez “o telefonu denize at. Öyle derine at ki kimse bulamasın” diyor aşkını yaşayamayan detektif. O gerçekler kaydedilmemiş olsa dosyalar kapanacaktı belki…



