Hayal fabrikasının en önemli üreticilerinden olan Quentin Tarantino son filmi “Bir Zamanlar Hollywood’da” ile stüdyo dünyasının gerçekleriyle kurgusal bir yüzleşmeye girişmişti. Düşlerin kurgulandığı, stüdyo sisteminin ardındaki sömürü düzeni, karanlık ilişkiler, Tarantino’nun sinema dilinde abartılı, cafcaflı, ironik bir aksiyona dönüşse de, farklı okumalarla gerçeğin ta kendisini temsil ettiği anlaşılıyordu. Kendisi filmi kısaca Hollywood üzerine “hatırladıklarım” olarak tanımlıyor. Hatta bu senaryoyu piyasaya çıkan bir romana bile dönüştürdü. Tarantino bu konuda karamsar tablolar çizen “Sunset Bulvarı” veya “Son Patron” gibi dramlarla, akrabalığı olmayan bir film yaptı. Hollywood rüyasına Damien Chazelle’de “Babylon” ile girdi. Rüyayı tüm görkemi ve perişanlığı içinde yansıttı.
Sinema dünyası ürettikleri kadar iç dinamikleriyle, kamera arkasıyla hep ilgi merkezi oldu. Görkemli yıldız yaşamları, seks skandalları, çılgın partiler Hollywood tarzı bir yaşam olarak lanse edildi. Gerçekte ipler kimlerin elinde? Bu ihtişamı kimler yönetiyor? Hollywood’un kamerayı kendine yönelttiği filmler daha sessiz yıllarında başladı. 1926 tarihli “Ella Cinders” komedisi, kazandığı güzellik yarışması sonrası şöhretin kapısını çaldığı modern bir kül kedisi öyküsü anlattı. Daha o zamanlar, kameranın ardındaki stüdyo sistemi öykünün bir parçasıdır.
30’lı yılların ortalarından itibaren Hollywood’un kendisine baktığı filmlerde karamsarlık dozu gittikçe artar. En son çevrimini 2019’da izlediğimiz “Bir Yıldız Doğuyor” ilk olarak 1937’de perdeye çıkar. Şöhretin çilesini, yıkıcı etkilerini stüdyo sisteminin çıkarcılığıyla birleştiren öyküde, Frederic March ve Janet Gaynor başrollerde oynar. Aynı hikaye, farklı dönemlerde, sonuçta şöhretin ve vazgeçilmez olmanın kaybını anlatarak, üç kez daha çevrildi.
40-50 arası Hollywood’u konu eden filmlerde geçmişe nostaljik bakış atan “Yağmur Altında-Singing In The Rain” türünde veya eğlence dünyasının ikonik figürlerinin biyografik, müzikal öykülerini anlatan “The Jolson Story” gibi yapımlarla geçer. Eleştiri ve kötümserlik yoktur. Bu 10 yıllık dönem Hollywood’un altın yumurtladığı çağdır. Moralist filmler, müzikaller para etmektedir. Stüdyo sisteminin piyasayı iyice eline aldığı yıllardır. Paramount gibi büyük stüdyolar çekim platoları, yönetmenlerin, yazarların, oyuncuların üzerine gittikçe artan dozda tekelleşir, büyük paralar kazanılır. Filmlerin gösterildiği salon sahibi olmaya kadar her şeyin şirket tarafından yapıldığı bu yıllar uzun sürmez. 1948’de tekelleşmeye karşı kanunun çıkmasıyla yavaş yavaş sistem değişmeye başlar. Büyük şirketler ellerindeki sinema salonlarını satmaya başlar.
1950’de Billy Wilder’ın büyük klasiği “Sunset Bulvarı” görkemin karanlık tarafını tüm çıplaklığıyla çıkartır perdeye. Şöhreti kaybetme korkusunun adım adım delirttiği aktrist Norma’nın (Gloria Swanson), işlediği cinayeti öyküleyen film, işlere içten bakma da rakipsizdir. Paramount filmde adı, sanı ve gerçek stüdyolarıyla, yönetmen Cecil B.DeMille’de gerçek kimliğiyle yer alır. Paramount’un yıldızlaştırdığı yönetmen Von Stroheim, Gloria Swanson, William Holden gibi oyuncular da rol alırlar filmde.
Bu filmi esin kaynağı alan David Lynch, sistemin karanlık yüzüne baktığı “Mullholland Drive”(2001) ile bu filmden 50 yıl sonra Hollywood rüyasını saf bir kabus olarak resmeder. Seyirciyi daldığı Hollywood hayalinden uyandırmak için adeta dürtükler.
Robert Aldrich’in 1962 tarihli “What Happened to Baby Jane?-Bebek Jane’e Ne Oldu?” filmi Hollywood yıldızı iki kız kardeş arasındaki nefreti anlatır. Artık tekerlekli sandalyeye mahkum Joan Crawfoard’un canlandırdığı Blanche, sessiz sinema döneminin, Baby Jane lakaplı Bette Davis ise çocukluk yaşlarının yıldızıdır. Sinemadan kazandıklarıyla aldıkları evde, geçmişin anılarını paylaşarak, en çok aralarındaki rekabeti yaşayarak günlerini geçirirler. Gerçek yaşamda birbirlerine rakip olan iki oyuncu arasındaki husumeti Aldrich muhteşem birer oyunculuk performansına dönüştürür. Hollywood ışıklarının yarattığı iki acınacak figürün dramı, gerilim sinemasının da en iyi örneklerinden birisi olur.
1952 yılında Vincente Minelli’nin yönettiği “Çıplak Ruhlar-The Bad and The Beautiful”’da Kirk Douglas’ın canlandırdığı yapımcı Jonathan Shields, sistemde en çok görülen kimliklerden birisinin temsiliydi. Yükselme aşamasında herkesi kullanan ve sonunda harcayan bir film yapımcısı.
Elia Kazan’ın “Son Patron” (1976) ve Robert Altman imzalı “Oyuncu” (1992) filmleri, sistemin çürümüşlüğünü, insani değerlerden ne kadar uzak olduğunu vurguladılar.
Coen Kardeşler hınzır mizahlarını konu Hollywood olunca iki filmle devreye soktular: “Barton Fink” ve “Yüce Sezar”.Barton Fink yaratıcılık sıkıntısıyla cebelleşen senaryo yazarının Hollywood patronlarıyla olan mücadelesini absürd bir komedi içinde anlatır. Heil Cesar ise
Tarantino’nun odakladığı karakterler, gözden düşmekte olan TV dizisi aktörü Rick (Leonardo DiCaprio) ve onun şoförü, dublörü ve moral hocası Cliff (Brad Pitt). Komşu villada ise Sharon Tate (Margot Robbie) oturuyor. Tarantinovari bir cümbüş için mahalle sakinleri yeterli renklilikte gözüküyor.
2022’de Damien Chazelle “Babylon-Babil” ile görkemli bir filme imza atmak için yola çıktı. Hollywood’un altın çağını yansıttığı muhteşem görselliğe, harmanladığı kişisel yükselme hikayeleriyle etkileyici bir film ortaya çıkarmak için büyük bir bütçe kullanır.
Çok sevdiği caz müziği her an, hikayesinin her köşesinde, karşımıza çıkabiliyordu. Sesli sinemaya geçişte cazın nasıl önemli kilometre taşı olduğunu göstermek istiyordu. Sessiz sinemanın zirve yaptığı 1920’li yıllardan başlayarak, 50’li yılların ortalarına kadar uzanan hikayesinde sinemaya övgüyü, duyduğu hayranlığı işlerken arka planındaki karanlık ilişkileri, kişisel dramlar üzerinden gösterdi.
Finalde Chazelle tüm karanlık ve kötülük dolu dünyasına karşın Hollywood’u çok sevdiğini gösterdi. ”Sinema yapmayı seviyorsan eğer bu bütünün bir parçası olmak istiyorsan, bu durumu, bu kötü insanları kabulleneceksin, o kadar.” Finalde geriye kalan açılış karakteri Manny gibi. O’da ne olursa olsun bu işin bir parçası olmak istiyorum diyordu.



