Herkes beni alkışlasaydı, kendimden şüphe duyardım…

Yönetmen Sineması

Filmleriyle günümüz sinemasının klişelerine karşı çıkan Michael Haneke   bir gözü sanata bir gözü pazara bakan ‘şaşı’ film yapımcılarına tepkili: “seyirci sürekli manipülasyon esiridir” diyor. Kendi filmleri üzerine söylenecek en kötü sözün “hoş bir filmdi” olacağını söyler. “Eğer bir film izleyiciyi bir akşam boyu kendisiyle hesaplaştırabiliyorsa çok şey ifade eder. Tüm filmler ve kitaplar insanları daha iyi bir yere getirdi mi ? Bilemiyorum. Sadece onlarsız dünyanın çok daha can sıkıcı bir yer olacağını düşünüyorum. Ben, seyirciyi düşünmeye teşvik etmek istiyorum. Günümüzde bilinçli olmak yasak. Yüzleşme yasak, yüzleşme karamsarlık olarak etiketleniyor,  Bu nedenle ya bir şeye içerliyorlar veya kasıtlı olarak yanlış yorumluyorlar. Toplumu suçlayıp kendilerini sorumluluktan sıyırıyorlar.”

1947 Viyana doğumlu olan Michael Haneke babasız büyüyen çocuklardan. Babası savaş esaretinden sonra doğrudan Almanya’ya gidiyor ve orada önce oyuncu sonra da yönetmen olarak çalışıyor. Babasıyla ilk karşılaşması 6 yaşında iken gerçekleşiyor. Burgtheater’de oyuncu olarak çalışan annesinden başka, annneannesi ve teyzesi onunla ilgileniyorlar. Üvey babası besteci ve orkestra şefi olan Haneke, müziği gerçek sanat olarak gördüğünü her zaman tekrarlıyor. Ergenliğe kadar uslu ve mutlu olarak büyüyen Haneke, sonrasında isyankar bir evreye geçiyor. Genizden konuştuğu için Viyana Oyunculuk Okuluna (anne torpiline rağmen) kabul edilmiyor. Viyana Üniversitesi’nde felsefe ve psikoloji okuyor. Sonrasında kısa hikayeler yazmaya başlıyor, zamanla edebiyat ve film eleştirileri de kalemine ekleniyor . 1967’de, 25 yaşında iken, Almanya Baden-Baden’de, Südwestfunk’ta stajyer olarak çalışmaya başlayan Haneke, emekliye ayrılan bir dramturg yazarın yerine geçiyor. 1 yılın sonunda da, aynı kentin tiyatrosunda ilk sahne oyununu yönetir. Tiyatro deneyimleri konusunda Haneke : “tiyatroda bir sinema okulunda, 5 yılda öğrenilenden daha çok şey öğreniliyor. Bir oyuncunun sıkıntıları tiyatroda anlaşılıyor. Oyuncunun gerektiğinde büyük risk almak zorunda olduğunu orada anlıyorsunuz. Tiyatro bana ne istediğimi öğretti. Her şeyi kafamda hazırlıyorum. Sete hazırlanmadan gelen oyuncusuna ‘hadi beni şaşırt’ diyen yönetmenlerden hiç hoşlanmam.”

Yaratıcılığı konusunda kişisel yaklaşımını şöyle tanımlıyor: ”tema tek başına yeterli değil. Çok fazla tema var yaşamda. Bir temadan yola çıktığımda onu dramaturjik olarak verimli hale getirmemi sağlayacak şeylerin aklıma gelmesi veya onları fark etmem uzun sürüyor.   ‘Saklı-Caché’ unutmayı, duyguları bastırmayı ve çocukların masumiyetini ele almalıydı. Bu bölümü gerçekten çok uzun zaman düşündüm. Çocuk bilmeden bir suç işliyor, yetişkin olduğunda bununla yüzleşiyor. Temel fikrim buydu. Sonra sahneler aklıma gelmeye başladı. TV’de tesadüfen Cezayir Soykırımını anlatan bir belgesel izledim. Paris polisinin 17 Ekim 1961’de yaptığı bir soykırımdı. 200 kişi öldürülerek Seine nehrine atılmıştı. Bir hafta boyu nehirden aşağı yüzüyorlar ve kimse bundan bahsetmiyor. 40 yıl boyu kimse konu etmiyor. Hikayenin başlangıç noktalarından birisi olmalıydı. ‘Saklı’, sadece bastırılan duyguyu değil toplumda hissedilen gizli bir sıkıntıyı da ele alıyor. Filmde anahtar bir cümle var “insan kaybetmemek için ne yapmaz ki?”. Hepimiz liberalizmin tutsağıyız, kaybetme korkusu her gün bizimle. Bazı şeyleri bilmemize rağmen dile getirmekten başka bir şey yapamıyoruz. Herkes sızlayan vicdanlarını farklı şekillerde rahatlatıyor kimisi uyku hapıyla, kimisi alkolle, uyuşturucuyla diğeri çok çalışarak veya bir kısmı gibi hayır kurumlarına bağışta bulunarak.   Filmlerinde acımasızlığınız nereden geliyor sorusuna “kesin ve belirgin olmadığım zaman kendimi çok rahatsız hissediyorum. Bir şeyin güzelliğinden heyecan duyabilirim. En fazla doğruluk beni heyecanlandırır. Sanatın en büyük erdemi DOĞRULUK. İster resim, edebiyat, sinema fark etmez. Doğru gözlem ve bunun mümkün olduğunca doğru ele alınması. Bir temaya dikkatli yaklaşılmalı, hatta bu temanın özünün yeniden yaratılması. Yoğunluk detaylardaki doğruluk ile oluşur.  Doğruluk estetik bir kategori olduğu kadar, ahlaki bir kategoridir. Bir sanat eseri yaratıp yaratmadığıma ben karar veremem.  Bunu başkaları değerlendirmek zorunda. Kendini sanatçı addetmek kadar kötü bir şey olamaz. Güzelliğin süslemekle yakından uzaktan ilgisi yoktur.” “Bizimki gibi kaotik bir toplumda, toplumla fikir birliği içinde olan bir sanat eseri olamaz. Bu kendi içinde çelişir. SANAT STATÜKOYA VE KAOSA KARŞI OLAN ESTETİK HEYECANDIR. Sanat eseri bir amaç belirtirse bilgi olur. Form içerikten önce gelir, içerik başlangıç noktasıdır. Küçücük bir temadan bir dünya yaratılabilir. Bir filmde temayı çok belli etmeden veya sönük hale getirmeden nasıl zengin içerik yakalayabilirim ? sorusunun yanıtı beni çok uğraştırır. Bir bardak su resmedilerek mükemmel bir sanat eseri yaratılabilir. Dünyanın tüm acılarını toplandığı kocaman bir destan yazıp korkunç bir saçmalık meydana getirebilirsin. Bu nedenle form içerikten önce gelir.” Filmlerindeki biçimsel acımasızlığın, temalarının karamsarlığıyla örtüşmesi üzerine şöyle konuşuyor : “filmlerimdeki karamsarlık benim duygu dünyamın değil, dünyadaki konumumun bir incelemesi. Anlatılması gereken şeylerin yansımaları. Duygusal deneyimlerimi kullanmam sıradanlık olur. Yakınmıyorum. Dünyanın içinde bulunduğu olumsuz durumu anlatıyorum. Şunun da farkındayım, dünya benim filmlerime yansıdığı gibi tek taraflı da değil. Bizim gibi teselli arayan endüstri toplumlarında hafifleştirici nedenleri bertaraf etmeliyiz. Hafifletici sebepler yüzleşmeden kaçışı kolaylaştırır.”   “Benim filmlerim Üçüncü Dünya için değil, temalarım refah toplumunun temaları, refahın yarattığı vicdan sızısından acı çekiyoruz. Kendiliğinden oluşan zorunluluklar nedeniyle ne istediğimizi gerçekten unuttuk. İnanılmaz ayrıcalıklıyız gerçek sorunlardan, sıkıntılardan acı çeken insanlar bizim endişelerimize sadece gülmekle kalmaz sinirlenebilir bile..”    

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *