2010’LU YILLARIN EN İYİ FİLMLERİ

Yılların İçinden
1.BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA (2012) Zamanın adeta durduğu bir Anadolu kasabasının küçük yaşamını, filmin adının çağrıştırdığı gibi “gerçek değil bir masal” gibi anlatıyor NuriBilgeCeylan Masal benzerliği, anlatımın dilinden değil, yirmi birinci yüzyılın modernitesine olan uzaklığından kaynaklanıyor. Kesilen elektrikler, eski püskü devlet araçları, dökülen bir hastane ve tüm bu şartlara uyum sağlamış karakterler. Öykü bir cinayet sonrası doktor, savcı, baş komiser, jandarmanın oluşturduğu araştırma ekibinin üzerinden gelişiyor. Cinayetin ve nedeninin çok önem taşımadığı zamanla anlaşılıyor. Karakterleri tanımamıza, onların travmatik geçmişlerini, dar alanda sıkışık yaşamlarını keşfetmemize vasıta oluyor.   2.MUHTEŞEM GÜZELLİK-LA GRANDE BELLEZZA (2013) “Muhteşem Güzellik” 2014 yılında Yabancı Dilde Film kategorisinde, Oscar ve Altın Küre’yi kazanırken, tüm önemli festivallerde de ödülleri silip süpürdü. Çok katmanlı roman gibi, izlendikçe yeni şeylerin keşfedildiği, modern bireyin kendisiyle özdeşimler yapabildiği film oldu. Baş karakter Jep Gamberdella ile tanışıyoruz. 40 yıl önce yazdığı “The Human Apparat” adlı romanın, İtalyan edebiyatının başyapıtlarından olması, onun hem şansı hem de laneti gibidir. “Hayat bir bireyin anlayamayacağı kadar karmaşık, o zaman aldığımız hazdan vazgeçmeyelim” düsturu, O’nun vazgeçemediği, dışa yansıyan yaşam şeklidir. Sırtından çıkarmadığı alay zırhı, yazamadığı yeni romanına karşı kutsal bir koruyucudur adeta. Nihilizmi varoluşsal bir problem olmaktan çıkarıp, hazsal bir mekanizmaya dönüştürmesi, yaşamla olan oyununun omurgasıdır. Kendisinden cafcaflı “ben, ben” diye bahseden kadın yazara, “kendini pohpohlaman yetersizliğini örtmeye çalışmaktan başka bir şey değil, hepimiz durumumuzun farkındayız, bu yüzden fani şeylerden bahsedip ne kadar zavallı olduğumuzu unutuyoruz” sözleri entelektüel tartışmalarda sapladığı oklardandır. Bunu şüphesiz, modern çağdaki sayısız entelektüel muhabbetlerin ortak bir paydası olarak da algılayabiliriz.   3.MAD MAX : FURY ROAD (2015) “Mad Max” muhteşem bir dönüş yaptı. Aksiyon tarihine kazınacak bir görsellikle seyirciyi adeta hipnotize etti. Mad Max 1979’da Avustralyalı yönetmen George Miller’in 600 bin dolara mal ettiği ilk bölümünün başarısından sonra üçlemeye dönüşmüş bir sinema efsanesi. 34 yıl sonra Miller çok daha çılgın bir aksiyon koreografisi kurgulayarak onu yeni jenerasyona tanıtıyor. Çoğunluğu gerçek çekilmiş sahneler nefes kesiyor. Öyküde bir yenilik yok, ilk üçlemenin izinden gidiyor. Savaşlar sonrası mahvolmuş bir dünyada, insanlar su ve benzin savaşı vermektedir. Çetelerin acımasızca sürdükleri savaşlarda hayatta kalabilmek kolay değildir. Max’de yaşamını kurtarmaya çalışan yalnız bir kahramandır.

4.PARAZİT-PARASITE (2019) Cannes’da Altın Palmiye kazanan ilk Güney Kore filmi olurken, dikkatleri üzerine çeken Parazit, ülkedeki sosyo/ekonomik sınıf farkını, usta yönetmen Bong Joon-ho’nun mükemmel kurgulanmış bir sinema diliyle anlatması, bu önemli festivalde ödül getirmişti. Filmin en etkileyici yönü sosyal bir problem üzerinden farklı türleri çarpıştırmasında yatıyor. İtalyan Yeni Gerçekçiliği veya Fransız Yeni Dalga sinemasının kodlarını, Hollywood’vari şiddet ve gerilim öğeleriyle buluşturuyor.   5.AŞK-AMOUR (2012) Michael Haneke aşkı anlattığı zamanda duygusallığın labirentlerine girip onun gerçeğine ulaşmaya çalışır. Aşk birbirine dikkat etmek midir? Yoksa yalnız kalmak korkusunun beslediği bir duygu mu ? Kapatılan kapılar ardında aşkın sahiplenme duygusunun ulaşabileceği en son noktayı gösteriyor.    6. TONİ ERDMAN (2016) Bir baba ve kızının birbirini tekrar bulmasının, daha doğrusu tanımasının yer yer hüzünlü ve komik hikayesi. Alman sinemacı Maren Ade, beyaz yakalı yaşamın asık suratlı kısmındaki Ines ile hayatın şakacı ve bilge tarafındaki Winfried babanın bir araya gelmesini sakin ve sahici bir dille muhteşem anlattı.     7.PARA AVCISI- THE  WOLF of WALL STREET (2013) Martin Scorsese bu kez Amerikan finans dünyasının kirli yüzünü anlatıyor. “Sıkı Dostlar” ,“Casino” ,”Köstebek”, “The Irish Man” gibi gangster dünyasından gerçekçi ve sert filmleriyle tanınan Scorsese, Walt Street Brooker’larının dünyasına da aynı bakış açısıyla eğiliyor. Zenginliğin ve parlak yaşamın, ruhları nasıl esir alıp köleleştirdiğini gösterirken öyküsünde tek bir olumlu karaktere rastlanmıyor. Kolay ve bol kazanılan paranın uzantısı şaşalı yaşamı tüm müptezelliğiyle gösteriyor. Filmin eleştirilen seks ve uyuşturucu sahnelerini, anti kapitalist söylemini, vurgulamak için kasıtlı olarak uzun tutuyor. Amerikan Rüyasının emrine aldıklarını bir girdap gibi nasıl yuttuğunu müthiş bir akıcı bir kurguyla sunuyor.   8.BÜYÜK BUDAPEŞTE OTELİ (2013) Wes Anderson özgün komedi anlayışını, ayni özgünlükte kullandığı kamerasıyla renklendiren önemli bir yönetmen. Absürd ve ilginç karakterlerin öykülerini cafcaflı renklerin çevrelediği, iri ufaklı birçok detayla süslü mekanların içlerinde anlatır. Asla, tek öyküyle de yetinmez. Her birisi diğerine ince kurgu işçilikleriyle bağlanmış diğer öykülere açılır. Kamera açılarını uzun derinlikli, yakın ve orta ölçekli planlar arasında sürekli değiştirir. “Büyük Budapeşte Oteli” tüm ustalıklarını sergilediği bir fuar alanını andırıyor. Farklı zaman dilimlerinde arasında ustalıkla dans ederken, büyük küçük rolleri oynayan birçok ünlü oyuncuyu, muhteşem mimari tasarımlar içinde resmediyor. Kara komedinin tüm hınzırlıklarını kullanıyor.   9.İKİ GÜN BİR GECE (2014) Kapitalizmin yeni tini, 1968’in eşitlikçi ve anti hiyerarşik retoriğini sahiplendi. Bunun itiraz edilemeyecek bir katılımcılık aldatmacası, olduğu kriz durumlarında ortaya çıkan uygulamalarda fark ediliyor. Jean ve Luc Dardenne kardeşler işte bu noktaya dayanmış kapitalist modele, bire bir uyan bir öykü anlatıyorlar “İki Gün, Bir Gece” de. Çalışanlar kendi aralarında yapacakları bir oylamayla, içlerinden birisiyle çalışıp çalışmayacaklarına karar vereceklerdir. İlk bakışta adil ve demokratik gözüken uygulamanın mükafatı adam başı 1000 Euro’dur. Bir kişi fazla çalışmaya karar verirlerse de kimse ikramiye alamayacaktır. Ne kadar adil ve özgürlükçü bir model değil mi ? Marion Cotillard işten atılması söz konusu olan Sandra karakterinde, kariyerinin en iyi performanslarından birisini sunuyor.   10.ALEV ALMIŞ BİR GENÇ KIZIN PORTRESİ (2019) ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’ son 10 yılın en güzel aşk filmlerinden. 1770’lerde, iki kadın arasında yaşanmış bir aşkı, olağanüstü duyarlılıkta anlatıyor. Fransız kadın yönetmen ve senarist Céline Sciamma ve yine kadın görüntü yönetmeni Claire Mathon duyguyu seyircinin kalbine aktaran sahneler sunuyorlar. Her film karesi dönemin tablo renklerini yansıtan sanatsal bir çalışma gibi…   11.LEVİATHAN (2014) 1651 de Hobbes tarafından yazılmış Leviathan kitabı devletin büyüyerek bireyi ezmesini ifade eder. Yeni neslin önemli Rus yönetmeni Zvyagintsev 1651’den günümüze çektiği bir çizgiyle Putin iktidarını birleştiriyor. Küçük bir kasabada yolsuzluğun ve iktidar gücünün küçük bireyleri nasıl ezip geçtiğini gösteriyor. Oturduğu evin belediye tarafından istimlak edilmesine itiraz eden küçük birey Kolia önce mahkemede sonrada yaşamında mahvedilir. Tüm bu yozlaşmanın başında tekrar seçilme hesapları içinde olan belediye başkanı Vadim vardır.   12.YERÇEKİMİ-GRAVITY (2014) Uzayın sonsuz boşluğunda tek başına kalmak yalnızlığın ve çaresizliğin en somut şekli olabilir mi? Meksika asıllı yönetmen Alfonso Cuaron bu ürkütücü hayali, muhteşem bir görsellik içinde sunuyor. Yönetmen ve kamera virtüözü Emmanuel Lubezki başkanlığındaki görsel ekip, uzayda yerçekiminden yoksun düşüşü, gerçeğe uygun bir devinim içinde çekebilmek için dört yıl süreyle teknolojik çalışma yapmış. Sonuçta Avatar’dan sonra sinemada yeni görsel devrim olarak alkışlanan sahneler ortaya çıkmış. Imax ve 3D desteğini kullanan kameranın, dans eder bir koreografi içinde salındığı anlar seyirciyi büyülüyor. Öykünün aksiyon ekseni dışında ”yaşamın anlamına ne karar veriyor ? ” sorusu filmin yansıtmak istediği ruhu yansıtıyor. Kişisel geçmişi, bilinçaltını, insan bedeni/ makine ilişkisini keşfetmeye çalışıyor, bu konularda düşündürüyor. Görselliğin yeni, düşüncenin ise “eski” olduğu bir proje “Yerçekimi”. Bullock’un canlandırdığı astronot Ryan geçmişte yaşadıkları ve bugünkü düşünce dünyası bilindik damarlardan beslense de, sonuç etkileyici olmuş.   13.WHIPLASH (2014) Dinamizmini, karakterlerinin gerilimini seyirciye yoğun bir şekilde yüklemeyi başaran bir film “Whiplash”.En iyi caz bateristi olmayı kafasına koymuş olan Andrew ve öğretmen Fletcher arasındaki çalışma, saygı, hırs, nefret harmanından doğan enerji filmin en büyük gücünü oluşturuyor.1985 doğumlu Damien Chazelle ilk uzun metrajında olağanüstü bir duygu kasırgası yaratmayı başarıyor. Ezen ve ezilen arasındaki iç dinamik o kadar güçlü yansıyor ki, seyirci elinde olmadan bedeninde bateri çalmaya başlıyor, tarafsız kalamıyor. Hikayenin ezber bozan yanı bu tür çatışmalarda öğretmen ve öğrenci arasındaki acılı dönemin sonunda, genelde başarı gelir ve her ikisi de gözyaşları içinde sarılırlar. Chazelle yap-boz iskeletinde çatışmayı son sahneye kadar taşıyor. ‘La, La Land’ ile Oscar kazanmadan öncesi kendisini tanıttığı filmi oldu Chazelle’in.   14.KIŞ UYKUSU (2014) Diyalogların sürüklediği bir öykünün iyi işlenmesi ancak usta yönetmenlerin başyapıt düzeyindeki filmlerinde rastlanabilir. Tarkovksky’dir, Bergman’dır, Antonioni’dir, Visconti’dir,Ozi’dir, Bresson’dur bu ustalar… Sözler kılıç gibi saplandığı insan ruhlarını kanatıyor, deşiyor. Karakterler otopsi masasındaki kadavralara dönüşüyor. Nuri Bilge Ceylan (NBC) eşi Ebru ile Çehov’un öykülerinden esinlenerek yazdığı senaryoda aydın, sıradan insan, karı koca ilişkisini, düello gibi geçen diyaloglarla sorguluyor. O’nun sinemasının en övülecek yönü, mesajların didaktik olmanın uzağında, sakin bir üslupta seyirciye ulaşması. Seyirciyi çözümlemeler için ortaklığa davet etmesi, alt metinleri onun anlayışına, yorumlamasına terk etmesi. Bu üslubun çatısını, insan karakterinin muğlaklığı kuruyor. NBC’ı insanın kendisinden bile sakladığı gerçekleri ilgilendiriyor. Bu filmde ortaya çıkan politik ve sosyal göndermelere olan köprüyü seyirci kolaylıkla kurabiliyor.   15.ZİNCİRSİZ-UNCHAINED (2013) Tarantino, ilk kez western yaptı. Hayranı olduğu Sergio Leone’ye selamlarını gönderdiği Zincirsiz, nevi şahsına münhasır karakterleri çıkardı karşımıza. Alman asıllı Dr.King Schultz (Christoph Waltz), siyahi Django(Jamie Foxx)gibi silahşörler, patroniçesinden Almanca öğrenmiş olan köle Broomhilda (Kerry Washington). Dramatik bir kölelik hikayesini eşsiz bir ironiye dönüştürdü. Hayranı olduğu Ennio Morricone, onun için film müziği yaptı. Daha ne olsun ? Avusturya asıllı Christoph Waltz yardımcı erkek olarak ikinci kez Oscar ödülünü yine bir Tarantino filmiyle aldı.   16.NO (2012) Şilili Pablo Larrain’in ilk büyük çıkışında, özgürlük için ‘hayır’ sonucu çıkan, tarihi 1988 referandumunun hikayesini anlattı. Diktatör Pinochet’yi koltuğundan indiren bu oylamanın mizah ve yaratıcılık dolu fikirlerle kazanılmasında baş aktör olan Saavedra (Gael Gaarcia Bernal) üzerine odaklanan öyküde, politikayı apolitik duruşun nasıl yıkabileceğinin altını çiziyor. Gelecek kuşaklara ders niteliğinde bir sinema örneği oldu.     17.ROMA (2018) Oscar ödüllü yönetmen Alfonso Cuaron’un çocukluk anılarından yola çıkarak çektiği “Roma”, muhteşem bir görsel şölen ve nostalji sundu. Roma yetmişli yıllarda Mexico City’nin üst orta sınıf ailelerinin oturduğu semtin halk arasındaki adı. Bir evin tüm işlerini çekip çeviren, çocuklara şefkatle yaklaşan, onlar tarafından da çok sevilen Cléo’nun yaşantısı, adım adım ön plana çıkıyordu. Etkileyici sekanslar, ince detaylar, zengin bir arka plan çalışması o kadar çoktu ki… Meksika yakın tarihinin en kanlı olaylarından olan Corpu Christi Katliamı çok etkileyici yansıtılmış. Yabancı Dilde Film Oscar’ını açık ara kazandı. 18.DÜNYADA 20.000 GÜN-20.000 DAYS ON EARTH (2014) Ian Forsyt-Jane Pollard ikilisi ilk uzun metrajlı belgesellerinde Rock sahnesinin en gizemli, en karizmatik isimlerinden Avustralyalı Nick Cave’in gündelik yaşamını, yaratıcı dünyasını veya düşüncelere daldığı anları konu ediyorlar. Rock yıldızı olmanın kendini icat etmekten geçtiğini, olunduktan sonra da korunması gerektiğini vurguluyor Cave. Sahnede olmak istediği kişi olduğunu bunun için dönüşüm geçirdiğini itiraf ediyor. Kylie Minogue, Warren Ellis ve aktör Ray Winston röportajları samimi ve içi dolu söyleşiler. Belgesel Nick Cave’i tanıtmaktan onu biyografik bir figür olarak temsil etmekten çok onun yaratıcılığını, kendini bir rock yıldızına dönüştürebilme özelliğini ön plana taşıyor.   19. HİZMETÇİ- Ah-ga-ssi (2016) Park Chan-wook imzalı film, zengin bir kadın ile hizmetçisi arasındaki entrika dolu ilişkiyi anlatan dönemsel bir erotik gerilim. Sürpriz gelişmelerle seyirciyi şaşırtan film, karakterlere yüklediği rolleri sürekli değiştiriyor ve bu şekilde toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve sınıfsal kodları ters yüz ediyor, arka plana Japonya ile Kore arasındaki sömürgeci ilişkiyi yerleştiren yönetmen değişen toplumsal roller aracılığıyla tüm bu tahakküm ilişkilerini de tartışmaya açıyor.   20.USTA-THE MASTER (2012) Paul Thomas Anderson son 10 yılın en parlak yönetmenleri arasında yer aldı. Senaryosunu da yazdığı Usta cemaat kuruluşu üzerine evrensel olabilecek bir fotoğraf gösterdi. Tarikat liderliğinin karizmatik ve etkileyici hatiplik üzerinden yürüdüğünü eşsiz Philip Seymour Hoffman performansı ile gösterdi. Joaquin Phoenix ise mürit olmanın, tarikat fanatizminin hangi paradigmalardan beslendiğini kendine has arıza karakter canlandırmasıyla gösterdi. Kesinlikle bir başyapıt.   21.KARE-THE SQUARE(2017) Cannes’dan Altın Palmiye alan Kare, batılı insanın vermek istediği imaj ve gerçek yüzü arasındaki uçurumu eleştiren bir film. Kibir, ön yargı, bireysellik, duygusuzluk içinde kıvranan bireylerine ayna tutuyor, İsveçli yönetmen Ruben Östlund. Halbuki konu, insani yardımdan açılınca “mangalda kül bırakmıyorlar” diyor.   22.SPOTLİGHT (2015) 2001’de ortaya çıkmasına karşın Boston Globe gazetesinin, 11 Eylül nedeniyle gecikmeli açıkladığı, Pulitzer ödüllü haberinin öyküsünü anlatıyor. Haberde rahiplerin çocuk istismarına, tacizine ve tecavüzüne yeltendiği tüm kanıtları ve tanıklarıyla açıklanıyordu. Olaylara karışan 80 rahibin isimleri veriliyor, olayın örtbas edilmesi için hangi kiliselere atandıkları belirtiliyordu. Haberin çıkmaması için yoğun bir politik baskıya karşın gazetenin direnmesi ve sonunda basın özgürlüğünün kazanması filmin altını kalın çizdiği ana fikri. 2015’de En İyi Film ve Özgün Oscar’ı kazanarak basın özgürlüğünün önemini hatırlattı.

23.SARAYIN GÖZDESİ-THE FAVOURITE (2018) Dönem filmlerin genelde ağır, hantal bir dokusu vardır. Kat kat kostümler ve makyajlar içindeki karakterler, ağdalı diyaloglarla kraliyetin dokunulmazlığını, dönemin siyasi yapısını aşırı dramatize ederek yansıtır. Yunanlı yönetmen Yorgos Lanthimos bir “yap/boz” ustası olarak bu kuralı tersine çeviriyor. Bir 18. Yüzyıl kraliyet öyküsüne elinden gelen tüm grotesk, edepsiz dokunuşları yaparak canlı, akıcı ve benzersiz bir dönem filmi olarak sunuyor. Gutlu Kraliçe olarak tanınan Anne ve çevresinde ona yaranıp güç kazanmaya çalışan Malborough Düşesi Sarah Churchill (Rachel Weisz) ile saraya hizmetkar olarak kabul edilmiş Abigail (Emma Stone) arasındaki karmaşık ilişkiye odaklanıyor Lanthimos.   24.PHANTOM THREAD (2017) Yine, Paul Thomas Anderson imzalı bir baş yapıt. 1950’lerin Londra’sında geçen aşk, gizem, tutku, takıntı, öfke, kibir dolu bir ilişkinin anlatımı sinemanın tüm incelikleriyle bezenmiş olarak karşımıza geldi. Modacı Reynolds Woodcock ve gizemli Alma arasındaki aşk sinemada anlatılmış en sıra dışı aşklardan birisi oldu.    25.UTANÇ-SHAME (2011) İngiliz asıllı siyahi yönetmen Steve McQueen “Açlık-Hunger” ile film dünyasına dikkat çeken bir giriş yapmıştı. Tutuklu IRA mensuplarının açlık grevini ve liderleri Boby Sand’ın kısa yaşamının son dönemini anlattığı filmde, çarpıcı bir gerçeği son derece etkileyici bir sinematografi ile görselleştirmişti. Bu kez acı çeken tutuklu bedenlerin yerini modern yaşamın acı çeken bir ruhu alıyor. Ruhun acılarını, bir türlü tatmin olamayan seks arzusuna köle yapıyor. McQueen kapitalist sistemin yarattığı tutsaklığı, arayışı seyircinin gözüne sokarcasına Brandon’un (Michael Fassbinder) yakın plan çekimleri veya çıplak bedeni üzerinden vermeye çalışıyor. Onun ifadesiz gözlerinden yalnızlığını, çaresizliğini yakalama çabası film boyu sürüyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *