Torino Atı- A torinoi lo-(2011)
Yönetmen: Bela Tarr, Agnes Hranitzky.
Oyuncular: Janos Derszi, Erika Bok, Mihaly Kormos.
Ocak 1889’da Friedrich Nietzsche’nin yaşadığı rivayet edilen bir olay, “Torino Atı”’nın açılışında anlatılır. Torino’nun Piazza Carignano Meydanı’nda arabacısı tarafından kamçılanarak dövülmüş, yerde yatan bitkin bir atın boynuna sarılan Nietzsche’nin kendinden geçtiği rivayet edilir. Sonrasında bilinçsiz bir şekilde aylar boyu evdinde yatar. Doktorlar frengi hastalığından kaynaklanan paraliz durumunun ortaya çıktığını söyleseler de kesin bir tanı konulmaz. Sonraki yıllarında da asla sağlıklı bir insan olamaz.
Bu hikayenin “Torino Atı” filminin öyküsüyle ne ilgisi olabilir ki? Zira bu anektodun anlatımından güçlü bir atın fırtına altında bir arabayı çektiği sahnelere geçeriz. Zorlu koşullara aldırmadan toynaklarını mekanik bir şekilde yere koyar, burun deliklerini şişirerek metre metre ilerler. Arabacı yaşlı bir adamdır (Janos Derzsi), sağ kolu özürlüdür, arabayı bir köy evinin ahırının önüne getirir. Kızı olduğunu öğreneceğimiz bir kadın (Erika Bok) ona yardım eder ve atı ahıra yerleştirirler.
Bella Torr nihilist siyah beyaz bir evren yarattığı bu köy evindeki yaşamı 6 gün boyunca bize izletir. Çiftçi ve kızının rutini asla değişmez. Hayvan kayışlarından çıkarılır ve ahıra götürülür. Saman ve su verilir, gübre kürer. Kızı her gün babasının giyinmesine yardım eder, çizmelerini çıkartır. Ocakta fokurdayan suda pişmiş patatesler, kabuklarından sıcak sıcak soyulur, ufalanarak yenir. Her gün aynı rutin vardır, Tarr bize bu rutini sıkılmadan etkileyici kamera açıları seçerek izlettirir. İnsani bir bağ, duygu tezahürü yoktur. Mekanik bir rutin tekrarı vardır. Yaşamın getirdiği yükü sırtlayan insanların bu attan bir farkı yoktur. Elementlerin döngüsü vardır; toprak, su, ateş ve hava.
“Yemek hazır” evdeki baba ve kız arasındaki sınırlı güncel diyalog olur.
Müzik nabız atarcasına başlasa da, kasvetli monoton bir motif olarak devam eder. Her anın yüz ifadeleri sessizliği anlamlandıran değerde. Uzun bakışlar sözcükler kadar anlamlıdır. Pencereden dışarıya bakan gözler bir şeyi bekler gibidir… Hiçbir değişim olmaz hayatlarında. Aradan su almak için uğrayan çingeneler veya bir şişe palinka almak için uğrayan komşuyu görürüz. Komşu şehrin yıkımından bahseder Tanrı’ya ve insanlığın yozlaşmasından, kıyametin yaklaştığından bahseder. Nietzsche yankısı duvarlarda duyulur Tanrı’nın öldüğünü ve katillerin biz olduğunu söyler. Buradaki 6 gün yaratılış öyküsünü tersine çevirir.
Nietzche’nin yazdıkları, düşündükleri sunulan yaşamın ta kendisidir. “Yaşadığın ve yaşamakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak: Yaşamındaki her acı, her sevinç, her bir düşünce ve her bir soluk, tarif edilemeyecek kadar küçük veya büyük her şey, arka arkaya ve aynı sırayla, sana dönecek – ağaçların arasından süzülen şu alacakaranlık ve şu örümcek bile, şu an ve ben kendim bile. Varoluşun sonsuz kum saati, içinde toz lekesi olan sen ile, yeniden ve yeniden baş aşağı çevrilecek!”
Torino Atı simgesel bir güç olarak şekillenir, açılış sahnesinde çektiği araba gibi, eylemlerinin öneminin farkında olmadan, zahmetle peşinden sürükler, durur. Torino Atı’nın hikâyesi, nihayetinde insanlarla ilgili bir hikâyedir, çünkü onu anlatan insanlardır. Ancak bu anlatı, varoluşsal varoluşun titiz çelişkilerini, çok az filmin başarabildiği gibi, acı verici bir noktaya kadar elle tutulur kılmayı başarır. Çünkü mecranın sınırlarını zorlamaktan çekinmez.



