Oh, Canada-2024-TOD
Yönetmen: Paul Schrader.
Oyuncular: Richard Gere, Uma Thurman, Jacop Elordi.
“Oh, Canada” ölüm döşeğinde bir adamın anıları arasında dolaşan kasvetli bir film. Belgesel yönetmeni Leonard Fife (Richard Gere) yakalandığı kanserin pençesinde muhtemel son günlerini yaşarken kendisiyle yapılacak bir röportaj belgeselinde konuşmayı kabul eder. Röportajı eski öğrencilerinden Malcolm (Michael Imperioli) ve Rene (Caroline Dhavernas) çekeceklerdir. Leonard çekimler sırasında karısı Emma’nın da çekim alanında olmasını şart koşar. Çekim konuşanın karşısında ekranda soru soranın da olduğu, “Intertron” tekniğiyle yapılır.
Izdırabı yüzünden okunan bir adamın anlattıklarının ne kadarı gerçek ne kadarı uydurma olduğunu kestirmek zordur. Karısı Emma (Uma Thurman) bilmediği bazı gerçekleri duydukça sarsılır ve bunları aldığı ilaçların etkisiyle söylediğine inanmaya çalışır.
Yönetmen Paul Schrader sinema dünyasının en önemli senarist, yönetmenleri arasındadır. Scorsese’in yönettiği “Taxi Driver” (1976) senaryosunu bir haftada izbe bir otel odasında yazmıştır. Yönetmen koltuğunda yine senaryolarını kaleme aldığı “American Jigolo (1980), Affliction-Bela (1997), First Reformed (2017), Kumarbaz (2021) gibi filmleri hafızamdadır. 26. İstanbul Film Festivali’nde onur ödülüne layık görülmüş, tören için İstanbul’a gelmiştir. Topluma uyumsuz karakterlere senaryolarında özel bir ilgi duyan Schrader, bu kez hakkında üretilmiş mitleri çürütmeye çalışan bir sanatçı portresi çiziyor. Film ilk gösterimini 2024 Cannes’da yapar.
Schrader, “Oh, Canada” için daha önce de romanlarından uyarlama yaptığı Russell Banks’in son romanı “Foregone”‘dan yola çıkıyor. Yazarın romandan iki yıl sonra 2023’de öldüğü, yazım süreci içinde de kendi hastalıkları ve karısının Alzheimer sorunlarıyla mücadele ettiği göz önüne alınırsa yazdıklarının gerçeği daha iyi anlaşılabilir. Tüm bu unsurlar yine de başarılı bir anlatıma kısmen hizmet ediyor. Bazı filmler yarattığı duygu ve düşünceler çevresinde dönüp dururlar ve kapanmazlar. Leonard’ın dağınık düşünceleri kendisi kadar izlerken bizleri de zorluyor.
Leonard’ın gençliğini Avustralyalı genç oyuncu Jacop Elardi canlandırıyor. Her ne kadar aralarında fiziksel bir benzerlik yoksa da oynuyor. 60’lı 70’li yılların görüntüleri siyah beyaz veya retro renklerde karşımıza geliyor. Indie folk tarzı Matthew Houck tarafından bestelenmiş ve söylenen arka fon şarkılar, Leo’nun zihinsel algılarına belki de halüsinasyonlarına göre sıralanan sahnelere eşlik ediyor. Kimi zaman gençliği, kimi zaman yetişkinliği karşımıza geliyor. Eşler, çocuklar, arkadaşlar yer ve zaman sıralamasında karışıyorlar.
Gerçekliğinden şüphe duyulmayacak tek hikaye Vietnam’a gitmemek için eşcinsel taklidi yapması ve bu yolla askerlikten yırtmasıdır. İkinci kayınpederinin ev alması için verdiği parayla Kanada’ya kaçar. Emma ile tanışır ve onun maddi gücüyle belgesel yönetmenliğine başlar.
Konusu olduğu belgesel boyunca geçmişiyle yüzleşirken Emma’da onun hakkında bilmediği olayları öğrenir. Ne kadarı doğrudur, ne kadarı zihnin oyunudur bilemeyiz… Kronolojik bir akış içinde bir anlatı yapamıyor. Emma’nın çekimlerde yanında olması ısrarı da belki itiraflarını duyması içindir. Kendisini bir sahtekar, çıkarcı olarak gördüğü varsayılabilir. Bir belgeselinin gösteriminden sonra karşısına çıkan 30’lu yaşlardaki oğlunu tanımadığını söylerken asla tereddüt göstermiyor. Hesaplaşması olmuyor. Geride bıraktığı duygusal kaos son demlerinde bölük pörçük ortaya dökülüyor.
Karizmatik oyuncu Gere huysuz, ölümünü bekleyen bir karakterde ilk kez karşımıza geliyor. Thurman ise keşke daha fazla bir rolle gelseymiş.



