Mediterraneo-Akdeniz (1991)
Yönetmen: Gabriele Salvatore.
Oyuncular: Diego Abatantuono, Claudio Bigagli, Vana Barba, Guiseppa Cederna, Claudio Bislo, Luigi Montini.
Yönetmen Gabriele Salvatores, Enzo Monteleone’nin öyküsünden yola çıkarak Akdeniz’in güzelliğini görsellik ve ruh olarak büyüleyici bir dilde anlatıyor. Bu güzellik 1991’de Yabancı Dilde Film Oscar’ı kazanıyor. Buna Akdeniz’in çekiciliği denir. Açar kapıları sizi teklifsiz içeri alır. Hele ona ait bir nostaljiniz varsa sizi duygulandırır, avucuna alır. Meltemini saçlarınızda, yüzünüzde tatlı tatlı gezdirir, özleminizi derinlerde hissettirir, baştan çıkarır. Sıcak kumuyla ayak tabanınızı yakar, damağınızda şarabın, rakının, zeytinin tadını anımsatır, özlemle dolar içiniz.
İçindeki sanatçı ruhunu savaşın bile yok edemediği komutandan, başıboşluğunu askerlik hiyerarşisine bağlılık olarak örtmeye çalışan komik bir çavuştan, aşkını bir fahişeye verebilecek kadar duygusal, yapayalnız Antonio’dan, aynı kızı sevip paylaşabilecek kadar saf iki İtalyan dağ köylüsünden gelme askerden, bunun yanında aralarında eşeklerle arasında gizemli bir bağ bulunan, eşi hamile olan ve içindeki eşcinseli keşfedenlerden oluşan bir asker grubunun bu Akdeniz adasına düştüklerini düşünelim. Adanın hangi ülkeye ait olduğu asla önemli değildir. Akdeniz’de, o kadar…
Filmde de sıkça belirtildiği Akdeniz “tek yüz, tek ırk”tan oluşan bir coğrafya. Türk, Yunan, İtalyan, hepsinde aynı yüz, aynı doğallık, aynı saflık, aynı tembellik var. “Türklere asla güvenmeyin” diyen Yunan papaz haklı mıdır? Bence değildir, Akdeniz kanı değişmez hepsi aynı coşkuya hepsi aynı karaktere sahiptir. Kimlikler farklıdır o kadar. Filmdeki tek ırkçı cümleye sahip olanın bir din adamı olması, bizi Akdeniz’in suyundaki ruha daha da yakınlaştırmalı, politika ve din ayrımı aslında Akdeniz’in berrak suyunu kirleten çevre kirlilikleri. Filmdeki Türk hırsız Aziz kötü olsa da, bu büyük savaşı çıkarıp, bu saftirik İtalyan askerleri vatanseverlik sorgusuna iten Avrupa çok mu adildir? Filmin siyasi itirazı da bu soruya odaklanıyor.
Akdenizli olmak
Yoksa film ilerledikçe karakteri açılım gösteren Çavuş Lorusso, kendilerini uyutup silahlarını çalan Aziz için hiç kötü düşünmediği gibi, onun kendilerine sağladığı bir parmak balı yeterli bulmuyor. Bu iri yarı çavuşun, tatlı Akdeniz esintisinde masaj yaptırırken ağzından dökülen kelimeler, filmin felsefi boyutuna da görkemli bir selam çakıyor:
“Yaşam yeterli değil. Bir tek yaşam yeterli değil benim için. Yeterince gün yok yaşanacak…Yapılacak çok fazla şey ve bir sürü düşünce var. Her günbatımı bana hüzün getirir; çünkü bir gün daha geçip gitmiştir...“
Akdeniz insanının tembelliğine bir övgüdür. Aylaklığa bir şahsiyet kazandırmadaki bu ustalık, yaşamın bir güzellik olduğuna, düşüncenin, hayal kurmanın kutsallığına gönderilen övgüdür. Savaşmaktansa, çalışmaktansa tembel tembel hayal kurmak evladır.
O hayaller bir gün bizi öyle bir kıskacına alır ki, onun coşkusunun önüne kimse geçemez. Yaşayacağımız günden çok, hayalimiz vardır. Ve bunu bize Akdeniz’in aşıladığı ruh söyletir. Onun verdiği ilhamla, ölümle içli dışlı bir askerin sapına kadar yaşam arzusunu körükler.
Film Akdeniz’den sadece hümanist çıkar dememiş. İnsan olduğumuzu anlamanın yolu, kötülüklerden uzak bir coğrafyada yaşamın tadını almakla olur diyor. Bunu derken çok sıra dışı yöntemler de kullanmamış. Sözlerle anlatmadığını görüntülerle, görüntülerle anlatmadığını sözlerle anlatmış. İtalyan askerlerin ipe asılı bembeyaz çarşafları aralayarak yepyeni, tertemiz bir başlangıca geçmeleri bunun işareti değil mi? Peki ya bayrakları bile tanıyamayan askerlerin “Türkler bizim tarafımızda mıydı?” diye birbirlerine sormaları bu aymazlığın tarifi değil mi?
Akdeniz’in büyüsü böyle bir şeydir ki, siz oradayken dünyası içine sizi alır, aradan 3 yıl değil 13 yıl geçse bile, ruhunuz asla huzursuz olmaz… Rahatsız olmazsınız… Silah tutan eliniz resim yapmaya, oyun havasında parmak şıklatmaya, şalvar giymeye, zeytin yemeye, kadın saçı okşamaya başlar. Sarhoşluktur, hem de içmeden… Suyuyla sizi dünyevi kirliliğinizden arındıran, havasıyla değme parfümlerin tozunu attıran, esintisiyle bir fahişe mi yoksa bir aşık mı olduğuna karar veremediğiniz, hep orada duran, ama kayıp bir gezegendir Akdeniz.. Kaybolmak için mükemmel bir gezegendir.



