Hayao Miyazaki filmlerinin olmazsa olmazları

Yönetmen Sineması
“Ruhların Kaçışı” 20. Yılını kutladı. Oscar ödüllü olan ve Japon Sinema Tarihinin en çok hasılat getirmiş filmi Hayao Miyazaki baş yapıtı, aynı zamanda onun sinemasının belli başlı kodlarının temsilcisidir. Miyazaki’nin dünyasını anlayabilmek için filmlerinde vazgeçmediği unsurlara bir göz atalım.

 

Doğa ve İnsan

Her ne kadar yönetmenin kendisi “çevreci yönetmen” yakıştırmasını kabul etmese de doğanın filmlerindeki yeri yadsınamaz. Gündelik hayatında bir çevre aktivisti olan Miyazaki Ruhların Kaçışı’nda (Sen to Chihiro no Kamikakushi, 2001) nehir tanrısının yıkandığı sahneyi örneğin, kendi deneyimlerinden yola çıkarak tasarladığını birçok kez dile getirmiştir. İnsanların, teknolojinin ve tüketim toplumunun doğayla ilişkisini irdelemekten vazgeçmeyen yönetmen birçok filminde bu çelişkileri filminin odak noktasına da taşır. Prenses Mononoke’de (Mononoke-hime, 1997) gözleri hırstan körleşmiş Lady Eboshi ve kontrolündeki demir kasabası, doğanın dengesini bozmak pahasına demir üretimi için ağaçları yok edip, ormanın tanrılarına savaş açarlar. Rüzgârlı Vadi’de de karşımıza çıkan bu insanoğlu-doğa çatışmasının Miyazaki’ye göre bir kazananı yoktur. Komşum Totorodaysa (Tonari no Totoro, 1988)doğa, tüm hayvan âleminin olduğu gibi insanlığın da ebeveyni ve koruyucusu olarak resmedilmiştir. Doğa her zaman durgunluğun ve yaşamın temsilcisi de değildir, Miyazaki onun yıkıcı gücünü göstermekten de geri durmazRüzgârlı Vadi’deki böceklerin hiddeti ve Küçük Deniz Kızı Ponyo’daki (Gake no ue no Ponyo, 2008) fırtınaların yıkıcılığı, madalyonun diğer bir yüzü olduğunu hatırlatır bize.

 

Savaş

“Tam anlamıyla bana ait” dediği ilk filmi olan Rüzgârlı Vadi’den son filmi Çocuk ve Balıkçıl (2023)kadar her filminde savaş olgusuna bir şekilde dokunur. Çocukluğunda babasının fabrikası ve yaşadıkları şehir Amerikan uçakları tarafından bombalanırken arabayla kaçtıklarını hatırlayan yönetmen, şahit olduğu yıkıma neden olan savaşa hayatı boyunca karşı çıkmıştır. Yürüyen Şato’da (Hauru no Ugoku Shiro, 2004) arkaplanda süregiden savaşın tahribatı iki tarafı da mahveder. Rüzgârlı Vadi’de insanlığı korumak için hayata gelen robotlar eğer durdurulmasalar tüm dünyayı yok edeceklerdir. Prenses Mononoke’de Mononoke ve Ashitaka ormanın tanrısına kopan başını iade etmeseler tüm canlıların sonu gelecektir. Miyazaki savaş konusunda çok nettir. Savaşları kimse kazanmaz!

 

 Tayyareler

Uçan makinelere çocukluğundan beri –belki babasının uçak parçaları üreten fabrikasında geçirdiği zamanın etkisiyle– hayran olan Miyazaki’nin her filminin olmazsa olmazıdır uçma eylemi. İlk uzun metrajı Kagliostro’nun Şatosu’nda (Rupan Sansei: Kariosutoro no Shiro, 1979) âdeta “uçar” adımlarla çatıları arşınlayan ünlü hırsız Arsen Lupin’in yerini ikinci filmi Rüzgârlı Vadi’de (Kaze no Tani no Naushika, 1984 ) rüzgârlar vadisinin prensesi Nausicaa ve planörü alır. Kimisi uçaklarda, kimisi kocaman fantastik trollere (Totoro) tutunarak gerçekleşen bu gökyüzü yolculukları karakterlerin kendilerini keşfetme ve değişimi kabullenme yolculuklarının çok önemli bir parçasıdır. Miyazaki için semalar sınırsız ihtimallerin görsel karşılığıdır.

 

Küçük Kadınlar

Miyazaki ailesiyle beraber bombardımandan kaçarken olanları hayatı boyunca unutamadığını söyler. Ailesi arabalarına binmek için yalvaran bir anne ile çocuğunu görmezden gelip yola devam etmiştir. Miyazaki o anda ve sonrasında yıllar boyunca onlara “hayır, durmalıyız” diyecek gücü kendinde bulmuş olmayı dileyecektir. Belki de bu yüzden filmografisi o gücü ve fazlasını bulan, çocukluğun acizliğini geride bırakmış ya da bırakmak zorunda kalmış karakterlerle doludur. Ruhların Kaçışı’nda Chihiro’nun ailesini kurtarmak için gösterdiği gayretin ve becerinin tüm çocukların (ve belki de tüm insanlığın) içinde var olduğunu düşünür Miyazaki. Özellikle güçlü “küçük kadınlar”ı resmeder filmlerinde. Mononoke, Kiki, Nausicaa, Ponyo, Sofi… Hepsi birbirinden farklı şekillerde kaderini eline alan ve sevdiklerini ve bazen tüm dünyayı koruyan güçlü kadınlardır.

 

Ma

Sözlük anlamı ‘boşluk’ ya da ‘aralık’ olan bu Japonca kelime mekândaki boşluğu ya da zamanın duraklamasını tanımlar. Japon kültürüne göre yaşamın filizlenip yeşermek için Ma’ya ihtiyacı vardır. Kanji sembolü bile kapının içine yerleştirilmiş güneş (kapı aralığından sızan ışık) olan bu kelime ve ardındaki felsefe Japon edebiyatı ve sinemasında da karşılığını bulmuştur (bkz. Yasujiro Ozu, Yasunari Kawabata). Miyazaki en aksiyon dolu filmlerinde bile karakterlerinin gelişmesi, hikâyelerinin nefes alması ve çizimlerinin hayat bulması için bu anları kullanmaya özen gösterir. Ruhların Kaçışı’nda Chihiro’nun ayağına tam oturduğundan emin olmak için ayakkabısının burnunu yere vurması gibi küçük anlardan çıktığı rüyavari ve esrarengiz tren yolculuğuna kadar, Miyazaki’nin filmin olay örgüsünden “çaldığı” bu anlardır.

Onu  dünyanın en iyi yönetmenleri arasında sayılmasını sağlayan ögelerden birisidir.

Your email address will not be published. Required fields are marked *