Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri-2024-MUBİ
Yönetmen: Murat Fıratoğlu, Sefer Fıratoğlu, Güneş Sayın, Çetin Fıratoğlu, Ali Barkın.
Altın Koza’nın en heyecan verici filmlerinden biri Venedik Film Festivali’nin Orizzonti Bölümü’nden Jüri Özel Ödülü’yle dönen Murat Fıratoğlu imzalı “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” oldu. Siverek’te geçen film, borçlarını ödemek için domates hasadında çalışan Eyüp’ün hikâyesini anlatıyor.
Daha ilk karelerden nefes aldırmayan, kavurucu sıcağı hemen hissediyoruz. İnsanlar sıcağa aldırmadan soluksuz çalışmaktadır. Yer bir domates kurutma tarlasıdır. Kesilen domatesler tuzlanarak kavurucu sıcak altında kurutulmaya bırakılır. Eyüp’te dışa yansımayan mutsuzluk, bir öfke vardır. Sonunda tarladan sorumlu Hemme’ye patlar. Biriken yevmiyesi ödenmemiştir. İcralık borcu olduğunu sonradan öğreniriz. Canı burnundadır. Hemme’de geçiştirip durmaktadır. Araya girerler, küfürler duyulur. Eyüp, öfkesini dindiremeyince eski püskü motosikletine atlayıp yola çıkar. Bozulup duran motosikletini sonunda yoldaki bir ağacın altında bırakıp, evine ulaşmayı başarır. Dolapta yorganlar arasında saklı silahını beline koyup acele ve öfkeyle tekrar yola düşer. Artık kan dökülmesi an meselesidir.
Eyüp ve Hemme arasındaki çatışmaya odaklanacakmış gibi başlayan ve toplumsal gerçekçi bir üslupla açılan film, mizah dozunu arttırıp ve neredeyse absürt bir havaya bürünür. Eyüp’ün Hemme’ye ulaşana kadar yolda yaşadığı gecikmeler ve aksilikler, kendi içinde oldukça uzun sekanslara sahip. Sanki onun içindeki öfkeye tezat bir çevresel sakinlik ve insani duygular var. Karpuzunu taşıyamayan ihtiyar adama yardım etmesi, bahçeci tarafından üzüm yemeye davet edilmesi, kırtasiye dükkanına bakmak zorunda kalması hey “hayır” diyemediği içindir.
Yerli sinemamızda rastlamadığımız türde durumsal bir mizah duygusuna sahip olan filmde, Eyüp film boyu Buster Keaton’vari “ifadesiz yüz” mizahı (deadpan humor) kullanıyor. Kaurismaki ‘de ifadesizliği sever.
Yöre insanını onun bu yürüyüşü sırasında tanıtıyor. Hayatın yavaş aktığı, sakinliğin telaşla yer değiştirdiği zamanın adeta mühürlendiği bir belde.
Murat Fıratoğlu senarist, yönetmen ve başrolde Eyüp karakterine hayat veriyor. Doğal ortamlarda, Fıratoğlu’nun ait olduğu topraklarda, yakınlarının ve çevresinin de katkılarıyla çekilmiş bir film.
Film üzerine yapılan söyleşiler sırasında belirttiği gibi Abbas Kiarostami ve Vittorio De Sica gibi yönetmenlerin izini bulmak mümkün. Siverek’in geniş coğrafyasını alan derinliği oldukça geniş kadrajlarla izlediğimiz film, karakterini çerçevenin içinde dikey (kameraya doğru) ya da yatay olarak (kadrajın sağından soluna ya da tam tersi yönde) uzun uzun yürütüyor. Bu kadrajlarda arka plandaki gündelik hayatın durağanlığı, olabildiğince yavaş akan zaman, her şeyi uzun soluklu ve telaşsız yapan karakterler. Hemme’nin yanına varamayan Eyüp’ün aceleci, öfkeli tavırları gözle görülür bir tezat oluşturuyor. Öfkesi çevresindeki yaşanmışlıklarla sarıp sarmalanıyor, içindeki iyi tekrar benliğine sahip oluyor.
Filmin kendisi de tıpkı Eyüp’ün jest ve mimikleri gibi oldukça minimal. İlk bakışta gerçekten de bir Kiarostami veya Panahi filmlerini andıran, olabildiğince gerçekçi ve doğal kadrajlar. Belki de tek dışavurumcu öğesi kırmızı renkle çevrenin sepyası kontrast yapıyor. Domates kırmızı, kırmızı bir motosiklet, kırmızı bir çiçek, bir kola kutusu… Eyüp’ün ifadesiz suratına yansıyan öfkesi kelimelerde karşılık bulmuyor. Bu kırmızı nesnelerle sanki sürekli olarak öfke hatırlatılıyor.
Hep bir gecikme var Eyüp’ün yolunda. Karpuzu taşıyamayan ihtiyar adam, bahçesini çok seven adam, bakkal, çakkal… Hepsi kolundan çekip sanki onu kasıtlı olarak yolundan alıkoyuyor. Ora insanının yakınlarına tanıdıklarına hayır diyememe karakteri eyüp’ün içinden atamadığı bir şey.
Zamanda ve mekânda dağılan bu gecikmeler, şiddeti erteleyen hatta onu engelleyen sinematik bir araca/yönteme dönüşüyor. Erteledikçe ve yavaşlatıldıkça sakinleşiyor Eyüp, derdi neydi unutuyor.
Kamera, Eyüp kadrajdan her çıktığında arkasında bıraktığı diğer karakterlerde durup bekliyor bir süre. Filmin ve hayatın akışını Eyüp’ün hareketiyle tanımlamayı reddediyor; onu, onun dışındaki gerçekliğin zamanıyla hem sıkıştırıyor hem sakinleştiriyor – ve elbette ki, iyilik kazanıyor.















